HİMMET-VESİLE-HÜRMET

HİMMET-VESİLE-HÜRMET

ALPEREN GÜRBÜZER

Bütün insanlık birbirine muhtaç bir halde yaratılmıştır. Zayıfların güçlülere, fakirlerin zenginlere, hastaların doktorlara ve cahillerin âlimlere ihtiyac içerisinde olduğu gibi. O halde muhtaçlık aynı zamanda yardımlaşmadır diyebiliriz.
Rasulüllah (s.a.v); Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni pay edip yerine ulaştırmakla görevliyim diye buyurarak ilahi vahyin insanlara ulaşmasında elçi görevi yaptığını vurguluyor. İşte bu noktada Allah Resulünün varisi hükmünde olan kâmil evliyalar da ilahi feyzin ulaşmasında Allah’ın nuru ile himmet (yardım) ederler. Ki; Allah-ü Teala hadisi kutside; ‘Ben sevdiğim kulun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olurum’ beyan buyurmakla veli kullarına celal nuru ile hem yakini hem de uzağı işittirip görmesini sağlayarak güç yettirir. Tabii her şey Allah’ın takdiri ile gerçekleşir. Yüce Yaratan; ‘Resulüm deki; Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güç sahibi değilim’(Araf/188) diye buyuruyor.
Bir Allah dostunun himmet ve bereketi ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın belirlediği hudutları geçemez. Bir tür kaderi ilahi vardır ki, o da sebeplere bağlıdır; dua, himmet ve sadakada olduğu gibidir.
Zamanın Akka Valisi Abdullah Paşa, Mevlana Halid Zülcenaheyn’den zürriyetinin (neslinin) devamı için himmet istemiş, bunun üzerine Mevlana Halid (k.s) talep edilen himmetin sebeplere bağlı olan kaderle ilgili olduğu iyice anlaşılmadan, değil veliler peygamberleri bile aşan bir durumdur. Dolayısıyla bu hususta Allah’a teslim olmaktan başka çare olmadığını belirterek konuyu açıklığa kavuşturmuştur.
Sofiler, ancak herhangi bir meşakkat, ya da daraldıklarında medet isteyerek sıkıntının giderileceğini düşünürler. Oysa bağlı olduğu Pir’i belki o yaşadığı çilenin devamını dilemektedir, kim bilir kendisine gerekli tedavi belki de kendisine verilen o çilede gizlidir. Sufi neyin kendisi için hayırlı neyin kötü olduğunu bilemez. Sofi himmet dedikçe, aslında üstadı ‘oğul hizmet’ demek ister önce, ama günümüzde bu anlayışa ve bu şuura sahip sofi sayısı maalesef az durumda. Himmet ve hizmet paralel seyreden ikili olsa gerek. Yani şartlarına uygun hareket edip istemek varken, gereken ilaçları uygulamadan himmet talebinde bulunmak havanda su dövmek gibi bir şey...
Bir işin merkezinde idare eden vardır hep. Nasıl ki dünyevi işlerde kutup (merkez) hükmünde bu bir Cumhurbaşkanı, Başbakan, Vali ya da bir dairenin amiri vs. olabiliyorsa manevi işlerin merkezinde de fetva ile ilgili iş ise müctehid, irşat ve ahlak-ı hamidiye ile ilgili alanda da kâmil mürşit vardır.
Kutup zirvedir, yani manevi idarenin başı. Kelimenin tam anlamıyla kutup aslında bir sıfat olup manevi yönden irşatla ilgili unvandır. Ancak Rabbül Âlemin bu kutbul irşat görevini sevdiği ve seçtiği kullarına vermektedir. Nitekim her şeyde işin ehli aranıyorsa, manevi alanda da mukarrebun, yani yakin ilmine haiz kullar kutup olarak seçilir. Kutbul irşadın nazarları kalbe yöneliktir, dünyevi insanın bakışları da mideye, ya da kalıba yöneliktir.
Kutup veya Gavs’ın da hudut çerçevesi var. O makamda olanların her şeyden haberdar olduklarını, her şeye gücü yettiğini iddia etmek safdillik olduğu gibi, insanı şirke götürür. Ancak onlar için Allah bildirirse bilirler veya Allahın izniyle irşada vesile olurlar demek daha uygun düşer. Asıl sofi; Mürşidini abartarak göklere çıkaran değil, mürşidinin sevdiği ve tasvip ettiği talebe olmaktır. Onlar; övünülmek için irşat faaliyeti yapmıyorlar, dertleri davaları Rıza-i baridir. Kamil mürşit Allah’ın hoşnutluğunu kazanan müntesiplerini gördükçe moral bulurlar. İrşat kutbu şifa dağıtıcı değil, bu böyle biline. Çünkü Seyda Hz.lerine şifa için gelenlere; Biz doktor değiliz, doktora gidin demesi bu tür gerçeklere işaret içindir.

Vesile

Allah dostları Allah’a gidilen yolda vesile olmak için çaba sarf ederler. Hz. Âdem Cennet yurdundan dünyaya indirildiğinde Habib-i Kibriya’nın ismini vesile ederek tövbesi kabul edildi. Nitekim Habib-i Kibriya için Rabbül Âlemin Âdem’e;
—İzzet ve celalime yemin ederim ki, senin zürriyetinden gelecek son peygamberdir. Eğer o olmasaydı seni yaratmazdım buyurdu. Hakeza Hz. Ömer halifelik döneminde Hz. Peygamberin amcası Hz. Abbas’ı vesile edinerek yağmur duasına çıkıp yağmura kavuştular. Yine Yezid b. Muaviye, Dahhak bin Esved’den yağmur talebinde bulunup, onun duası yüzü suyu hürmetine yağmur yağıverdi. İmam Şafii Bağdat’a gittiğinde İmam-ı Azam’ın merkatına yönelerek onu vesile edinip, Allah’tan ihtiyacını talep ederdi. İmam Ahmed bin Hanbel’de İmam Şafii’nin yüzü suyu hürmetine dilek de bulunduğunda oğlu Abdullah itiraz etmiş. İmam Ahmed bin Hanbel cevaben;
— Bak oğul! İmam Şafii güneş gibidir nice insanlara fayda vesilesidir, demiştir
Değil avam, havas dahi vesile edinmiş. Nitekim İmam Ebu’l Hasan Eş Şazeli İmamı Gazali’nin ruhaniyetine yönelerek Rabbül Alemin’e niyazda bulunurdu. Zira vesile şefaatin adı olup aynı zamanda yakini elde etmiş kulların hatırına ve bereketine Allah’tan niyazda bulunmak manasına gelir. Onlar sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi olup naz ve niyaz konumundadırlar. Rabbül Âlemin; Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na vesile arayın; O‘nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz Maide,35) buyurarak kâmil insanların naz ve niyaz noktasında olduklarını ortaya koymaktadır.
Vesileye itiraz edenler Fatiha’yı Şerifte geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ ayetini delil gösterirler habire. Oysa ayeti kerime de çoğul ifade söz konusudur, ifade tekil değildir zaten, yani ‘Senden isterim’ ibaresi yerine ‘Senden isteriz’ diye beyan buyrulmuştur. Burada cemaate vurgu yapılıp ehil ve sana layık kulluk yapanlarla beraber yardımını talep ediyoruz manası çıkar. Üstelik vesileden amaç; Yaratan’a giden yolda hem kılavuzluk hem de vesile edinmektir, hâşâ tapınmak değildir. Vasıtalar; binmek ya da Hakka doğru yürüyüş için varlar, asla gaye değillerdir. Araçlar, hedefe ulaşmak için ışık kandilleridir sadece.

Sevgi

Sevginin kaynağı hiç şüphesiz Allahü Tealadır. O halde yaratılanı da sevmek bir noktada Allah’ı sevmek gibidir. Kul olarak ya kişiye dua ederiz ya da kötülüğe buğz edebiliriz, bunun dışında asla şahsın kendisini karalama yetkimiz yok. Zira akıllı insan kişileri değil fikirleri konuşur. Dolayısıyla her insanın şahsına değil fiillerine göre muamele yapmakla mükellefiz.
Allah Resulü; “Beni anneniz, babanız, evladınız ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek imanın tadına varamazsınız” buyuruyor. İşte sevgi zinciri Habib-i Kibriya’dan Ashabına, Tabiine, Tebe-i Tabii’ne ve Rabbani Âlimlere intikal ederek bugünümüze kadar gelmiş ve hatta bu zincir zikir meclislerine bile yansımıştır. Rasulüllah (s.a.v); “Yeryüzünde zikir meclislerini seyreden meleklere Allah-ü Teala onların halini sorduktan sonra:
—Sizleri şahit tutarak onların hepsini affettim. Bunun üzerine içlerinden bir melek:
— Ya Rabbi! İçlerinden biri var ki onlarla beraber, ama bir ihtiyaç için aralarında bulunuyor, onuda mı affettin?
Allah-ü Teala:
— Olsun, onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan asi olmaz, onu da affettim” diye buyuruyor(Buharı, Müslim).
Bediüzzaman da bu meyanda; en edna bir sofinin mensup olduğu silsileyi şerifeye ve kutbul aktab kabul ettiği mürşidine muhabbet duymasıyla imanını kurtarabileceğini, günaha girerse küfre girmeyeceğini müjdelemiştir.
Hadisi Kutsi de:
Benim için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu mahşer gününde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim (Müslim) buyruluyor.
Yine Resulü Ekrem(s.a.v); ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’(Buharı) beyan buyuruyor.
Ebu Zer(r.anh.)sordu:
— Ya Rasulüllah! Hayırlı bir cemaati sevdiği halde, onlar gibi amel etmezse, ya da güç yetiremiyorsa onun hakkında ne buyurursunuz?
Rasulüllah(s.a.v);
—Ey Ebu Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.
Ebu Zer(r.anh):
— Ya Rasulullah, şüphesiz ben Allah ve Resulünü seviyorum.
Efendimiz (s.a.v):
—Muhakkak ki sen sevdiklerinle berabersin diye beyanda bulundu.(Buhari)
Tabiî ki sevgi dilde kalmamalı ta kalbe inmeli. Fakat laf olsun diyerekten ifrata varıp benim mürşidimden başka mürşit yok, ya da başka mürşitleri küçümseme noktasına gelmemeli. Sevginin de ölçüsü bir adabı ve usulü mevcut. Adapsızlığın sonu hüsran olmaktır. Dolayısıyla mürşidini dünyevi emellerine alet edipte dünyalık kazanma cihetine gidenlerin vay haline. Çünkü sevgi menfaat kabul etmez.
Allahü Teala:
— Ey Habibim! Dile benden ne dilersen dile?
Efendimiz (s.a.v):
—Allah’ım senden sevgini, seni sevenlerin sevgisine ulaştıracak amellerin sevgisini diliyorum (Tirmizi) diye niyazda bulundu. İşte sevgi bu.

Mürşit

Mürşit deyince bir çok müntesibiyle Allah yolunda gönül gönüle el ele tutuşmuş veli demektir. Tasavvuf sadece nefsi terbiye değil cemaat halde bulunmanın adıdır, yani cem olmaktır. Allah-ü Teala bu yüzden toplu hareket etmemizi, parçalanmamayı, dağılmamayı ve sadık kullarla beraber olmamızı istiyor. Onların elinden beyat alırken aslında karşılıklı sözleşme imzalamış oluyoruz. Biz onun elinden tövbe alırken, o da bizim elimizden tövbe istiğfar etmiş oluyor. O tutulan el aslında Allah Resulüne kadar uzanıp oradan yüce makamlara kadar ulaşabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla araçlardan amaca ulaşılmış olunuyor. Öyle vasıtalar var ki uçuruma yuvarlar, öyle araçlarda var ki menzile eriştirir. Nitekim şairin dediği oluklar çift, birinden kir diğerinden nur akar gerçeği ile karşılaşırız. Unutmamalı ki şeytan son nefese kadar boş durmaz, onunda amacı imanı çalmaktır. Şeytanın yaratılmışlar içerisinde en nefret ettiği şey peygamberler ve kâmil mürşitlerdir, onların nurunu gördüğünde kaçmak zorunda kalır. Peygamberler ve veliler dahi şeytanın hilesinden emin olmak için Allah’a sürekli sığınmışlardır. Şeytan kötülüğün dostu, Ehlullah ise hayırlarda yarışanların can dostu. Kalpte ne kadar gösteriş, kibir, haset, gaflet, dünya sevgisi vs. her ne varsa izalesi için kâmil mürşitler seferber olmuş vaziyettedirler her an ve her dem. Onun için mürşit şemsiyesine her zamankinden çok ihtiyacımız var. Her ne kadar onlara adap ve hürmeti tapınmak şeklinde gösterme çabaları olsada kınayanın kınamasına aldırmadan teslimiyetten taviz vermemek gerekir. Biz biliyoruz ki onların meclisinde bulunanlara verilen talimatlarda hep Allah’ı anmakla ilgili reçeteler var ve uygulatılıyor da. Taliplilerine kalp zikri, yani lafzai celal zikri verilerek zaman içerisinde kalpten letaiflere dağıtılan zikir cereyanı ve oradan da nef-i ispatla Allah yolunda seyri âlem söz konusudur bu yolda. Seyri suluk idmanında mürşide tapınma yok, sadece Allaha gidilen yolda yardımcı olma noktasında makama hürmet, adap ve usul var. Habib-i Kibriya efendimiz; ‘Allah-ü Teala bir kulu sevdiği zaman Cibril-i Emine:
— Ben o kulumu sevdim sende sev, Cibril de sever. Sonra sema ehline kelam ederek;
— Haberiniz olsun o kulumu sevdim, onu sizde sevin der, gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı muhabbet hâsıl olur.’ diye müjdeliyor. İnsanların dikkat etmesi gereken böyle kullar için ileri geri laf etmemeleridir. Hele hele bir de dil uzatmaya kalkışılırsa bu durum onları hafife almak anlamına gelir ki, maazallah kendi kuyusunu kazmış olur. Çünkü onlar kınından çıkmayan kılıç gibidirler, her ne kadar kılıç kınından çıkmasa da dokunmakla birtakım onarılmaz felaketlere maruz kalabilirlerde.
Mürşidi Kamil irşat davetçisidir, davete icabet eden kazanır, icabet etmeyip de yalnız saygı duymakla yetinirse mazur sayılır, daveti elinin tersiyle itip aynı zamanda inkâr eden cahil olsun bilgi sahibi olsun sorumludurlar. Bu yolda ne yazık ki tek başına vuslata ereceğini sananlar, ne yazık ki kendi vehim ve düşüncelerini hakikat sanarak şeytanın hile ve tuzağına düştüğünün farkına bile varamıyorlar. Hatta Rabbül Âlemin, Ey İman edenler! Hep beraber Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz (Nur/31) diye beyan buyuruyor. Nasılki çobansız olan bir sürüyü kurt kaparsa tek başına topluluktan uzak kalmakla nelerin kaybedileceğini bir değil, bin düşünmek gerekir. Resulü Kibriya Efendimiz; ‘Şüphesiz Allah, ümmetimi delalet üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider’ buyurmaktadır.
Rabbül Âlemin, ‘Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler de Resul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı’ (Nisa/649 ayeti celiliyle en hayırlı tövbenin O’nun elçisi elinde yapılan tövbe olduğu anlaşılıyor, dolayısıyla varisi hükmünde Rabbani âlimler elinde tövbede hakeza öyledir. Yine Allah-ü Tela; Onlara; Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün’ (Münafıkun/5) diye buyuruyor.
Tövbeyi Hıristiyan papazların vaftizine benzeten bazı aklıevveller, oysaki beyatın hikmet ve sırrından yoksun olarak tavır sergiliyorlar. Allahü Teala; Ey Peygamber! İnanmış kadınlar beyat için sana geldiklerinde beyatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.(Müntehine/12) , Yine;
Resulüm! Hem kendi kusurun hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et’ (Muhammed/19), ‘Resulüm sana biat edenler hiç şüphesiz Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim yaptığı ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kimde Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse Allah ona en büyük mükâfat verecektir’ (fetih/10) diye beyan buyuruyorlar.

Beyat

Beyattan kasıt ister adına inabe, ister mürşitten el alma, ister mürşide el verme, isterse tövbe etme diye telaffuz edilsin manevi bağ kurmak anlamını taşır. Kadınlar beyatlarını lafzı olarak perde veya kapı arkasından alırlar. Çünkü mahrem olmayan kadınların musafaha yapması veya göz göze gelmesi caiz değildir. Olsun bunda ne sakınca var, zaten mürşit melek gibidir gibi sözler yakışıksız olup maksadı aşan ifadelerdir. Öyle olsaydı Rasulüllah hayatında bizatihi kendisi uygulardı.
Hiç kimseye velilerin derecesini ölçme yetkisi verilmemiştir. Üstelik manevi makamlarının hangi aşamada olduğunu bilmek de üstümüze vazife değil. Ki, Allah Resulü; ‘Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkartmanızı sevmem’ diye buyuruyor
Mürşidi kâmile gidemeyenler mürşidin görevlendirdiği vekil vasıtasıyla inabe alabilirler. Resulü Kibriya’nın Hz. Ömer’i ve Hz. Umeymi’yi görevlendirdiğinde olduğu gibi. Yine beyatlaşmada cemaat kalabalık olup izdiham söz konusu ise sarık ya da şeritle tövbe verilebilir. Çünkü zaruret söz konusudur. Hangi metotla intisap edilirse edilsin, sonuçta beyattan nasibini almak büyük bir nimettir. Dolayısıyla intisapla sofi manevi şemsiye edinmiş olur, o bundan böyle manevi evlattır, silsileyi şerifin bereketine kavuşmaya adaydır artık. Son nefesimize kadar her şey garanti değil, ama Allah Resulü; kalbinde zerre miskal imanı olanın cehennemde azap görse de sonunda cennete gireceğini müjdeliyor. Önemli olan son nefeste bu dünyadan iman ile göçebilmektir.
Mürşidi kâmil cennete giden yolu gösterir sadece. Dolayısıyla cennete gideceğine dair garanti belgesi sunmaz. Allah’a gidilen yolda önce samimiyet (ihlâs) ve sabır gerekir. Yani iman, itaat, hizmet, sonrada istiğfar, peşinden dua ve ümit, bundan sonrası Allah’ın hükmüne kalmış bir şey. İlla da garanti beklentisi varsa mürşit sofisine; şayet Allah ve Resulünün yolunda gider, tavsiyelerimize harfi harfine uyarsan imanla şerefleneceğine kefil olurum der. İşte emniyet budur. Son nefes anında şeytan imanı çalmak için uğraş verirken, mürşidi kâmilde ruhaniyeti ile sofisinin sekarat anında başı ucunda bulunarak imanla göç etmesi için çaba sarf eder ve himmet eder. Bu yardımdan bazen o ruhaniyet sahibinin haberi de olamayabilir, zaten olması da gerekmez. Nitekim Rabbül Âlemin sevdiği veli kullarına intisap edenleri ervahları ile destekler. Mümin sekarat anında yalnız değil, gerek melekler gerekse Saadatlar tam tekmil yardımcı olmak için oradalardır. Zaten sofinin mürşidin elinde gassal elinde (ölü yıkayıcısı) teslim olur gibi teslim olmalı düsturundan maksatta bütün Allah’tan gayri şeytani esaretlerden kurtulup hürriyetini ilan etmesi demektir. Kuran’ül Muciz’ül Beyanda; Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan edende Allah’a isyan etmiş olur (Nisa/80) buyruluyor. Yine Rabbül Âlemin; Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin’(Nisa/59) diye beyan buyurarak itaatin Hak yolunda vesile olanlara teslim olmak anlamına geldiğine işaret ediliyor.
Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v); Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir kölede olsa sizi Allah’ın kitabına göre sevk ve idare ettiği sürece ona itaat ediniz (Buharı, Müslim, Nesai) buyuruyor. Gafile uyanın kalbi kararır. Mutlaka işin ehline gidip gösterdiği yoldan yürümeli, istikamet üzere yol aldıkça kalp nurlanarak zamanla gerçek mürşit sevgisine, oradan peygamber sevgisine ve en nihayet Allah sevgisine ulaşılır. Bu durum bir ömürde sürebilir, kısa zamanda da gerçekleşebilir. Yani müntesibin gayretine bağlı bir şey..
Hiçbir mürşidin elinde sevap ya da günah yazma salahiyeti yoktur, çoğunlukla inisiyatif olarak tavsiyeleri ve telkinleri vardır. Mürşidin yap veya yapma şeklinde ifadeleri her daim emir anlamına gelmez. Emir olarak algılanacak ifadeler ya teşvik ya da tavsiye niteliğinde olup, üstelik mürit yapıp yapmamakta da serbesttir. Çok nadir bazı emirleri sofi için farz hükmündedir ki bu da mutlaka gücü yettiği yere kadardır. Gavs-ı Bilvanisi bu yüzden; bir emir versek imanını kaybedecek çok sofi var, artık biz onlara mürit olmuşuz, sofiler ise mürşit olmuş diyerek günümüz gerçeğini ortaya koymuştur. Rasulullah (s.a.v) Hac ile ilgili hutbe irad ederken bir adamın her sene mi Hac edeceğiz? sorusunu üç kez tekrarlaması sonucunda şu cevabı vermek zorunda kalmıştır: Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şey yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz (Müslim, Nesai, İbnu Mace).
Anlaşıldığı üzere yapınız ile yapmayınız ibareleri arasında ince bir ayrıntı var, demek ki ikisi aynı şey değiller. O halde mürşidin yapınız dediğinde mürid gücü ölçüsünde yapmaya çalışmalı, yapmayınız dediğinde de derhal terk etmelidir. Aksi takdirde terki terk etmeyen terk edilir. Bazen bir mürşit sofisini herhangi bir işle de görevlendirebilir, bu yüzden görev istenmez görev verilir temel bir kaidedir her daim. Görev verilince himmette arkasından gelir. Verilen görevi layıkıyla yapmayanın elinden emanet alınır. Mürşit sofisiyle istişarede de bulunabilir, dünya işlerini genelde iş bilenin kılıç kuşananın anlayışıyla ehline havale eder. Havale etmesi onun bilgisizliğine yorumlanmamalı. Bilakis kendi görüşünden farklı fikir serd edenlerin varlığına bile sevinirler de, yeter ki fikir beyan ederken samimi ve güzel olanı hedeflemek amacı taşınsın. Ashabı Kiramda Allah Resulüne Allah’a abd ve ibadet hususunda tam teslimiyet içerisinde idiler, fakat dünyevi hususlar denilen gerek ticaret gerek siyaset gerekse savaş gibi konularda görüş belirtmekten imtina etmezlerdi.
İnsanlar çeşit çeşittir. Dolayısıyla peygamberlerde, velilerde kendi aralarında kıyaslandığında aynı değildirler, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi. Bir insanın İman dairesine girmekle aslında velayetin ilk adımını atmış oluyor. Allahü Teala; Baksanıza biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır (İsra/20) buyurmakta. Yine Rabbül Âlemin; Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır (Ahkaf/19) diye beyan buyuruyor. Hak ve hakikat yolunda insanlardan kimi kimine göre üstün olabilir, çünkü velilik saltanata dayalı değil Allah tarafından takdir edilen bir husus. Rabbani âlimler malumat sahibi değil; onlar Allah’ı tanımak noktasında marifet ehlidirler. Ki, Rabbül Âlemin onlar için; ‘Allahtan ancak âlim olanlar korkar’ (Fatir/28) buyurmuştur. Yine; ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer/9) ayetiyle avamdan farklı oldukları belirtilmiştir. Ulu’l Emr işleri icra eden veya yürüten demek, bu iş dünya işi de olabilir uhrevi de olabilir. İşte bu noktada kâmil mürşidin asıl işi ebedi hayata yönelik Ulul Emr vazifesi üstlendiğini söyleyebiliriz. O halde ona müntesip olan Ulu’l Emr’ine itaat etmeli ki yol alabilsin. Çünkü Onlar Ricalulluhdır, Sıddıktır, Muhsin’dir, Muttakidir, Ebrardır, Evliyaullahtır vs. Her şeyden öte Peygamber varisidirler. Onları tanımak büyük bir nimettir, yeter ki kıymeti biline.
Gerçekten insanlar içtenlikle onları arasalardı Evliyaullahı tanıma şerefine nail olurlardı. Allah dostlarından dağ taş, sulardaki balıklar bile haberdar. Onun için kâinat kendi hal lisanı ile onlara dua etmekten geri durmazlar. Evren zaten onların yüzü suyu hürmetine ayakta... Çünkü Onlar Allah’ın canlı şahididirler. Allah bir kulunu severde yaratılana bildirmez mi, elbette ki bildirir ama insana doğrudan bildirmek adetullaha aykırıdır. Zira insanoğlundan diğer yaratılanlardan farklı olarak biraz arayış, birazda talep isteniyor.

Tasavvuf

Yüce Allah mahşerde:
Benim için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmetimde olacaktır (Müslim) diye beyan buyuracak.. Tasavvuf sevgi yolu, bu sevgi kalpten kalbedir. Kalp ilmi denilince tasavvuf ve gönül sultanları akla gelir. Fıkıh deyince fakihler, hadis ilmi deyince muhaddisler, tefsir deyince müfessirler belleklerimize kazınır hep. Bütün bu ilimlerin hemen hemen ortak paydası akli ve nakli ilim olmalarıdır, ama tasavvuf ilmini bunlardan ayıran en önemli yanı gönül ve kalp yönüdür. Tasavvufla; ilim amele, amelde hikmete, hikmette ilahi muhabbete dönüşür. Onun için tasavvufun sütunları muhabbet, ihlâs ve teslimiyet üzerine kurulmuştur. Bu yol sevgi yolu olduğu için, ‘ayinesi iştir lafa bakılmaz’ deyip ilahi tad yaşanır. Kamil Mürşitler amel noktasında her biri dört mezhebe göre hareket edip itikat yönünden de ehlisünnet vel cemaat caddesinde yürüyerek ilahi muhabbeti aşılarlar.
Kuran’da zahiren vird, hatme gibi tasavvufi kavramlar geçmese de zikir aslında herkese şamil, yine her ne kadar Kur’an’da rabıta kavramı geçmese de birçok ayetlerde tefekkürden bahsedilir. Yol madem sevgi yolu, mümin kardeşini sevmekle başlanılır bu işe. Nitekim kardeşinin derdiyle dertlenmeli ki fena fi’l ihvan olunabiline. Mürşidini öyle sevmeli ki fenafi’ş şeyh ‘e erişilebilsin. Resulü Ekremi sevmeli ki Fenafi’ş resul olunabiline. Hakeza kalp Allah sevgisiyle dolmalı ki fenafillâh ve bekabillâh mertebelerine ulaşılabilsin. Tüm bu basamaklar en alt birimden üst birime doğru istikamet üzere yaşamakla gerçekleşebilir. Edebiyatla basamaklar aşılmaz, bu yüzden tasavvuf kal değil, haldir diyorlar büyükler. Bu yolun seveni olduğu gibi münkiri de var elbet, olması da tabiidir. Çünkü dünya kurulmuş kurulalı bu böyledir. Zira her şey zıddı ile bilinsin diye. Zaten düşmansız hiçbir oluşum olamadığı, hatta münkiri olmayan veli de pek nadir olsa gerektir. Demek ki çile bu yolun hamuru. Belli ki bu çile nübüvvet kanalından ümmete de verilmiş. Ne kadar çile o kadar ecir var, bu yüzden tasavvuf ilaçtır. Bu ilacı içen âlimse ilmiyle amil olur, cahilse haddini hududunu bilip edeplenir, zenginse cömert olur, fakirse şükreder, bekârsa terbiyeli ve iffet sahibi nitelik kazanır, idareci ise adil amir olur, devlet adamı ise adil ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözetir, sanatkârsa maddeden manaya yönelir ve eşyanın tabiatını sezer. Tüm bu ve buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Önemli olan ilk baştan asıl kendimizin tedaviye muhtaç olduğumuzu kabul etmek gerektiğidir, ondan sonrası Allah kerim, azda olsa Allah’ı tanımanın zevki beraberinde gelir elbet. Tek başına ufuklara kanatlanılmaz, illaki diz çöküp bahçıvan elinde yetişen gül misali miski amber olmalı. Aynı zamanda gül tezkiyedir, yani kalbi manevi gülsuyu ile yıkanmış bir kişi gerek rütbe peşinde, gerek şehvani arzular ardından, gerekse para ve eğlence gibi ihtiraslara kendini kaptırmayacağı muhakkak.
Velhasıl; tasavvuf ‘ilahi ente maksudu ve Ridaike matlubu’ çerçevesinde bir ihlâs okuludur.