HALVET-DER ENCÜMEN VE HUŞ-DERDEM

HALVET-DER ENCÜMEN VE HUŞ-DERDEM

ALPEREN GÜRBÜZER

Zahirde ki halvet insanlardan uzaklaşıp bir köşeye çekilerek bir takım ibadet ve taatlerde bulunmakla, batın da ise; zahiren halkla beraber kalben Allah ile olmakla gerçekleşir.
Halvet insanın hayatında belli bir süre için güzel bir davranış olarak kabul edilebilir, ancak asıl olan halkın içinde bulunup halka hizmet esastır. Zira halktan uzaklaşmakla halka hizmet gerçekleşemez. Nitekim İslamiyet dairesi içinde olmayan riyazet uygulamalarının yanı sıra bir takım hallerin vuku bulması istidraç olarak değerlendirilir.
Ebu Said Harraz; kâmil İnsan, kendisinden türlü kerametler sadır olan kimse değildir, gerçek kâmil insan halkın arasında bulunup alışveriş yapan, evlenip çoluk çocuğa karışan ve bu arada biran olsun Allah’tan gafil olmayan kimsedir diyor.
Zühd dünyadan elini çekmek değil ‘Her neye yönelirseniz Allah’ın zatı oradadır’ ayetinin sırrını çözmek demektir. Allahü Telayı tanımak için en büyük delil Allah adıdır, başka delil aramaya gerek yok. Çünkü onun ismi bereketiyle bir nefeste olsa sıhhat buluyoruz. Hz. Ebubekir Allah’ı idrak etmek en büyük ilimdir buyuruyor. Biz kullar olarak Allah’ın Esma’ül Hüsna’sından gelen tecellilere bakıp varlığını anlarız ancak. En büyük rehber bu konuda şüphesiz Rasulüllah’dır.
Müfessir ilminin önderi İbni Abbas; Yüce Allah farz ibadetler için sadece beş vakit zaman dilimi tayin ederek belirli bir şekil ölçüsünce sınırlamış, ama zikir için belirli bir sınırlama getirmemiştir buyurarak; sanki Namazı bitirdikten sonra, ayakta, otururken ve yanınız üzerine yatarken Allah’ı zikredin (Nisa–103) ayetini bize hatırlatmaktadır. Dolayısıyla devam eden bir hayat için halvet der encümen düsturu şart gibi. Allah’ı anmadan her geçen saniye kayıptır çünkü. Zikrin nuruyla hayatımızın her anında kalb aydınlanıverir. Zikirden gaye de Allah’ta huzur bulmaktır zaten. Kalp temiz tutulmazsa kalbin üzerinde siyah lekeler belireceği muhakkak... Kalp engin bir hazine, bu engin deryada yüz yüzebildiğin kadar yüzebilirsin de. Kalpte iman, ilim ve akıl bir arada olduğunda o insan isterse dünyaya bile meydan okuyabilir de. Çünkü o kalp sahibi üç cevherden dolayı tüm kötülüklere karşı dirençli ve nurani duruş sergileyecektir.
Rabbül âlemin kuluna şah damarından bile daha yakın, o halde kul Yüce Mevla’yı sevmekle yakini artacaktır. Yakin hali ise nurani bir ilim olup fasık kimseler bundan nasipsizdirler. Resulü Ekrem (s.a.v); Ümmetim hakkında sadece yakinlerinin zayıflığından korkuyorum buyurdu. Bu yüzden Rabbani âlimler; kim yakin ilminden bir nasibi yoksa sekarat anının kötü sonuçlanacağından korkarım demişlerdir. Allah’ta fani olmak zatında kaybolması manasında değil, bilakis O’nun sevgisi içinde yoğrulmaktır. Ki; seyrü seferin sonunda Yüce Allah’a hayran olup hayrette kalmakta vardır. Hakeza ilahi azamet karşısında boynunu büküp istiğfar etmekte çok güzel... Akıldan istenen odur ki Allah’ın azameti karşısında aciz olduğunu idrak etmek, O’nun sevgisini kalbte hissetmektir içten içe..
İmamı Gazali; Allah cisim değildir, hayal edilemez. O ne yerdedir ne göktedir, belki her yerdedir... Kendisinin Kur’anda bildirdiği şekilde arşın üzerinde istiva etmiştir. Bu istiva arşa vücuduyla değme yerleşme intikal vs. şeklinde değildir.. Allah arşın ve semanın üstündedir sözü yüceliğini anlatmak içindir.. Allah insana şah damarından daha yakındır, hiçbir mekan Onu kuşatamaz, o zaman mekan yokken var idi.. Önce nasılsa şimdide öyledir.. Diye buyuruyor. Evet, Allah’a ulaşmak için yaşadığımız hayattan uzaklaşmak gerekmez. O her an var ve hayatımızın her safhasında. Yeter ki Halvet-der encümen usulünü usul edinelim gerisi kolay, böylece usul usul menzile erişilir bu sayede. Herkesin tevhitteki hissesi yakini miktarıncadır zira. Herhangi bir kişi gaflete düşerse ilahi ilimden geri kalarak cahil cühala sınıfında yerini alır. Dolayısıyla Şah-ı Nakşibend; bizim yolumuz halvet-der encümendir, yani halk içinde Hak olmaktır der.
O’ndan geldik O’na gideceğiz. Mülk âleminden çamura ruhun üflenmesiyle ilk seferimiz başladı. Hz.Ademin bedeninin bir parçasından (eğe kemiği) Havva anamız yaratıldı. İkiside imtihan gereği yasaklanmış ağacın meyvesinden yiyince cennet yurdundan dünya yurduna sefer oldular, derken dünyada insan nesli çoğaldı. İnsanlar anne karnında dokuz aylık yolculuk serüveninden sonra dünyada gözünü açtılar. Yine insanoğlu bu imtihan salonunda silbaştan tekrar geldiği cennet yurduna tekrar kavuşmak adına seferder vatan haleti ruhiyesiyle didişip durmakta hala. Bu yolculuk kıyamete kadar devam edecekte... Seyri seferi günahlardan uzaklaşmak, kalbi hastalıklardan def etmek, ihsan halini yakalamak şeklinde yorumlanabilir. Hak yolcularının seyri âlemleri halvet der encümen haleti ruhuyesi ile (aşk ile) başlar, cezbe ile içeri adım atılıp Salih amel ile taçlandırılarak ehlisünnet çerçevesinde vuslata ererler. Demek ki; yolculuk ruhlar âlemindeki elest-i bezminde başlamış, dünyada devam etmekte ve ahirette de ebediyyen devam edecektir elbet.
Marifetullah ilminin tahsilinde fenafişşeyh, fenafişresul, fenafillâh ve bekabillah denilen seyri âlem basamakları var, her basamakta ilerlerken Allah’ın rahmeti de beraberinde koşarak gelir. Kul’un Allah’a yönelmesi kalple gerçekleşip ruh vasıtası ile hedefe varılır. Allahü Teala kıyamet günü meleklerine; Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın (Buhari) diye seslenecektir.

HUŞ-DERDEM
Zaman bir su misali akıp gidiyor yorulmadan. O halde zamanın farkında olmak gerekir. Vukuf-i zamanı şuuruyla her dem ve her anı bize lütfeden Allah’ı anmakla değerlendirmeli. Bir insan haramlardan kaçınırsa, bir saat sabah, bir satte akşam Yüce Mevlası için vakit ayırdığında nefesini boşa tüketmemiş sayılır. Çünkü nefesi boşa tüketmemek en büyük sermaye olup huş der dem (nefesini boş yere tüketmemek) gereğidir. Gönül dostları her nefesi son nefes olarak algılamışlardır bu yüzden. İnsan harcadığı zamandan ve nefesinden sorumludur. Nitekim nefesler sayılıdır ve bir gün tükenecekte. Son ana kadarki nefes sayısı insanın kendisinden bile gizlidir, son nefesin ne zaman dolacağını ancak Allah bilir. İnsanın sadece geçirdiği ömrünün bir geçmiş muhasebesini yapması, yaşadığı anı değerlendirmesi ve geleceğini nasıl tanzim edebileceğini bilmesi yeterli.. Madem zaman dediğimiz şey; geçmiş, an ve gelecekten ibaret, o halde asıl olan bu üç zaman diliminde yaşadığımız şu anki zamanı değerlendire bilmek çok mühim bir hadise olsa gerektir.
Midenin gıdası yiyecek ise kalbin gıdasıda zikirdir. Midesine vakit ayıran pekâlâ kalbede ayırabilir. Kalbe zaman ayırmayan günlük beş vakit ya da haftada bir kez okuduğu Kur’an tilavetiyle nefsini terbiye edeceğini sanıyorsa yanılıyor. Geçmişte ne olup bittiyse o artık geçmiştir, tövbe istiğfar eyleyip geleceğe bakmalı. O halde bize lazım olan gün bugün, an bu an deyip yaşanan o anda ki nefesi boşa harcamamaktır. Sonraya bırakmak şeytanın aldatmasıdır. Ruz-i mahşerde Rabbül Âlemin ömrümüzü nerde ve ne şekilde, yine nefesimizi nasıl tükettiğimizi bizlere soracak elbet. Bu yüzden Cüneydi Bağdadi; “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer, kaçırdınmı bir daha ele geçiremezsin” uyarısını yapmıştır. Hz. Ali (k.v) Hz.Fatıma’ya; Sulu ve hafif yemekler yap ki çiğneme derdi olmasın, kuru ve sulu yemek arasında elli defa tesbih farkı vardır, yemek başında kalıp hayırlı işlerden geri kalmayalım (İbnu Mace) diye tembihlemiştir. Tabiin Ulularından Hasan-i Basri sahabenin hayatını öyle över ki; “Eğer bu zamanın insanı onları görseydi deli derlerdi, onlarda bizi görselerdi Müslüman demezlerdi” der. Gerçektende onlar bir nefesini dahi zayi etmiyorlardı, vakitlerini taat ve itaatin dışında kullanmıyorlardı. Günümüz insanı maalesef huş-der dem (nefesini boşa tüketmeme) şuurundan çok uzakta. Bakalım keyfine göre yaşamak nereye kadar, oysa kaybolan boş nefes ve vakit, üstelik giden dönmüyor da. İşte bu noktada Allah için ne yaptın sorusu devreye giriyor.
Rasulü Kibriya geceleri zühd hayatı gündüzün ise tebliğ hayatı yaşardı. Hz. Ayşe validemiz diyorki; Bir gece uyandığımda baktım Allah’ın Rasulü yanımda yok, herhalde diğer eşlerinin yanına gitmiştir diye hayıflandım kendi kendime, meğer mescide vardığımda birde ne görüm iki büklüm secdeye kapanmış Allah’ı anıyor, böylece kıskançlık duygularımın gereksiz olduğunu anladım.
Avam, aman ne acelen var daha vakit çok hayatını yaşa derler genelde. Oysa hayırlı işlerde aceleci davranmalı, asla hayırlarda yarışmak şeytandan değildir, sakın ola hayra ait olan her ne varsa onu erteleme diyorlar büyükler. Rasulü Kibriya Efendimiz (s.a.v); İki günü eşit kılan zarardadır buyuruyor çünkü. O halde yarın ölecekmiş gibi veya ölmeden önce ölünüz fermanı düsturumuz olmalı. Yeterki her nefesimiz Hu desin.
Vesselam.

HALVET DER ENCÜMEN
SELİM GÜRBÜZER
İnsanlardan uzaklaşıp vaktin çoğunu bir köşeye çekilerekten taat ve ibadetle geçirmek ‘Uzlet halvet’ olarak karşılık bulurken, bedenen halk ile kalben Allah’la olmak ise ‘Halvet der-encümen’ olarak karşılık bulur. Hele birde Ramazanın son on gününde itikâfa çekilmek türünden bir amel vardır ki, o da Kur’an ve sünnetle sabit bir başka halvet halidir.
Peki ya, nafile ibadet söz konusu olduğunda? Malumunuz bazı tarikatlar farz ibadetlerin dışında yapılacak ibadetlerde riyazet ve uzlet metodunu esas alan bir yol izlerken, bazı tarikatlardan hele bilhassa Nakşibendî tarikatında riyazet ve uzlete çekilmek yerine ‘Halk içinde Hakk olmak’ metodunu takip etmek esastır. Nitekim bu hususta Nakşibendî Sadatları kendi meşrebleri doğrultusunda sofilerine “Halvette şöhret vardır, şöhret ise afettir” diye sohbet etmişlerdir. Aslında bu sohbeti şöyle de yorumlamak mümkün: Her ne kadar Nakşibendî yolunda riyazet ve uzlet olmasa da, bikere adı üzerinde Nakşî, adına uygun davranıp bir bakıyorsun kalabalıklar içinde hiç kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde kalben zikretmekle aslında bu da değişik türden bir halvet yapmak sayılır. Yani bir Nakşibendî sofisi kalabalıklar içerisinde de olsa her halükarda ‘el kâr da gönül yâr da’ veya ‘bedenen halkla ruhen Allah’la olmak şeklinde pozisyon almakla bir anlamda halvet haline bürünmüş olur.
Düşünsenize halkın içinde hem varsınız hem yoksunuz, yani halkın içinde bulunup hizmet etmekle içinde olunurken, kalben Allah’ı zikretmekle de halkla değilsin ama Yâr’le berabersin. Kaldı ki, Halk’a hizmet Hakka hizmet sayıldığından bu da bir taşta iki kuş vurmak babından bir manevi kazançtır. Öyle anlaşılıyor ki Sadat-ı Kiramın yolunda halka hizmeti bırakıp da inzivaya çekilerekten kendi halinde ibadete koyulmak tasvib görülmediği gibi uzun soluklu riyazet uygulamaları neticesinde doğabilecek olağan üstü bir takım hallerde keramet olarak kabul görmez. Bilakis bu tür haller istidraç olarak nitelendirilir. Nitekim Ebu Said el-Harraz (k.s) bu hususta şöyle der: “Kâmil insan, kendisinden türlü kerametler sadır olan kimse değildir, gerçek kâmil insan halkın arasında bulunup alışveriş yapan, evlenip çoluk çocuğa karışıp onca telaş arasında biran olsun Allah’tan gafil olmayan kimsedir.”
Evet, zühd hayatı dünyadan elini eteğini çekmek demek değildir, tam aksine ‘Her neye yönelirseniz Allah’ın zatı oradadır’ ayetinin hükmünce her şart ve ahvalde Allah’la beraber olmak demektir. Beraber olmaktan maksat ise hiç kuşkusuz: “Zahiren Halk’la bâtınen Hakk’la olmaktır.” Ki; bâtınen Allah’ı zikrederekten meşgul olmak aynı zamanda yapayalnız kalmamak diyebileceğimiz ‘La Tahzen! Allah var gam yok’ demektir. Zira Hadis-i Kutside belirtilen “Ya Musa, seninle beraber olmamı istersen beni zikredenin yanında ol. Kim Beni nerede ve ne zaman ararsa bulur” manasına Yüce Allah (c.c); zikredenlerle beraberim buyurmakta. Böylece Yüce Allah’ın ismi bereketiyle her dem nefesler yeniden tazelenip mana kazanır bile. Öyle ki, Allah Resulünün can dostu Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) “Allah’ı idrak etmek en büyük ilimdir” demekten kendini alamaz da. Madem öyle, bizlerde Resulullah’ın ümmeti olarak Allah’ın Esma’ül Hüsna’sından gelen tecellilere kayıtsız kalmayalım. Kayıtsız kalmayalım ki, her nefes alış verişimizde O’nun varlığının azametini Kur’an ve Sünnet ışığında her daim ruhumuzda hissedebilelim.
Sahabeden ilk müfessirimiz İbni Abbas (r.a) bakın ne diyor; “Yüce Allah farz ibadetlerden mesela beş vakit namaz için zaman dilimi tayin edip belirli şartlara bağlayaraktan sınırlamışken, farzların dışında belli bir sınırlama getirmemiştir.” Tabii bu tespitte farzların dışında denildiğinde bize ister istemez Yüce Allah’ın beyan buyurduğu “Namazı bitirdikten sonra, ayakta, otururken ve yanınız üzerine yatarken Allah’ı zikredin” (Nisa–103) ayetini de hatırlatır. Böylece bu ayetin sırrınca hayatımızın her anını ‘halvet der-encümen’ doğrultusunda tanzim etmemiz gerektiğini de idrak etmiş oluruz. Gerçektende şöyle kendimize dönüp: ‘Allah’ı anmaksızın her tükettiğimiz nefes ve her geçen saniye bizim için çok büyük bir kayıp bir zaman dilimi olduğunu sorguladığımızda, hiç kuşkusuz kayıpta ne söz, büsbütün perişanlardayız dersek daha yeridir. Çünkü zikirden yoksun biçare haldeyiz. Oysa Yüce Allah (c.c) “Kalpler ancak zikrin nuruyla huzura erer” buyuruyor. Şüphesiz kalbin ilacı zikirdir, şayet Allah’ı zikretmezsek kalbimizin üzerini karalar basıp siyah bir zift veya katran bağlaması kaçınılmazdır. Dolayısıyla kalb deyip geçmemek lazım, hem kalbi nasıl hafife alabiliriz ki, her şeyden önce burası merkez konumda bir karargâh Üssü’dür. O halde neydik edip Kalb Üssü üzerinden Allah adını sıkça analım ki, hakikat deryasında zikre dalabilelim. Hele birde bu Üssü iman, ilim ve akl-ı selimle donattığımızda o kalp artık kabına sığmayıp, “Bir elime güneşi bir elime de ayı verseniz asla davamdan vazgeçmem” Peygamber kavlince cihana meydan okuyabilecek kıvama gelir de. Derken böylesi kalbe sahip bir mümin tüm kötülükler karşısında nurani bir duruş sergiler de. Nasıl nurani bir duruş sergilemesin ki, zira Rabbul âlemin kullarına şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor. O halde bize düşen Yüce Mevla’mızı her nefes alış verişimizde zikr eyleyip yakinliği artırmak olmalıdır. Malumunuz fasık kimseler yakin olma halinden nasipsizdirler. Resul-i Ekrem (s.a.v) bilhassa bu meyanda “Ümmetim hakkında sadece yakinlerinin zayıflığından (Allah'a yakın olmakta zayıflık) korkarım” buyurmakta. Hatta Resul-i Ekrem (s.a.v)’in izini iz bilen Rabbani âlimler de keza bu anlamda; “Her kim yakin ilminden bir nasibi yoksa sekarat anında hüsrana uğrayacağından korkarız” demişlerdir. Şu da bir gerçek, Allah’a yakinlik hali her insanda aynı olmayıp kişiden kişiye gayreti ölçüsünce yakinlik dereceleri belirlenir. Malum, belirlenecek ve nasiplendirilecek yakinlik derecelerinin en üst zirve basamakları da ‘fenafillâh ve bekabillah’ makamlarıdır. Bu arada belirtmekte fayda var, Allah yolunda gayretli bir salikin fenafillâh makamına erişmesi demek Allah’ın zatında kaybolup yok olmak demek değildir elbet, bilakis Allah’ın sıfatlarının nurani tecellileriyle boyanmak manasına hayret makamında kalmak demektir. Nitekim İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle açıklık getirir: “Allah cisim değildir, hayal edilemez. O ne yerdedir ne göktedir, belki her yerdedir... Kendisinin Kur’an’da bildirdiği şekilde arşın üzerinde istiva etmiştir. Bu istiva arşa vücuduyla değme yerleşme intikal vs. şeklinde değildir… Allah arşın ve semanın üstündedir sözü yüceliğini anlatmak içindir… Allah insana şah damarından daha yakındır, hiçbir mekan Onu kuşatamaz, o zaman mekan yokken var idi.. Önce nasılsa şimdide öyledir.
Evet, seyr-i sülùk yolunun başlangıcında Yüce Allah’ın azameti karşısında boyun büküp istiğfar etmek vardır. En nihayetinde ise Mevlana’ca Şeb-i arus (vuslat) vardır. Madem en nihai noktada vuslat var, o halde son nefese dek hayatın içinden kopmaya ne gerek var ki. Bilakis son nefese kadar hayatın her safhasında Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın da belirttiği üzere “Halk içinde Hakk olmaya” gerek vardır. Dahası Hak yolcusu hedefine varabilmesi için son nefesine dek mümkün mertebe gaflete düşmemeye azami ölçüde özen göstermesi gerekir ki, gayret kendisinden Tevfik Allah’tan olsun. Nitekim gaflet şeytan içindir, gayretse samimi mümin içindir. Nitekim gayret olan yerden şeytan kaçıp tüyer de. Zaten şeytana da gaflet alanlarına dadanmak yaraşır.
Peki, bizlere ne yaraşır? Yüce Allah’ın “Bizim uğrumuzda mücâhede edenler, elbette biz onları yollarımıza hidayet ederiz ve şüphesiz Allah Muhsinlerle beraberdir” (el-Ankebùt, 29/69) diye işaret buyurduğu Muhsinler meclisinde halka olmak yaraşır. Halka olalım ki vuslat bir hayal değil hakikatin ta kendisi olsun.
Velhasıl-ı kelam, vuslat yolcusunun tevhitteki hissesi Allah’a olan bağlılığının bir nişanesi olan ‘Hû’ nefesinin sayısının yakinliğinde gizlidir.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3467/halvet-der-encumen.html

VUKUF-İ ZAMANİ VE HUŞ DER DEM
SELİM GÜRBÜZER
Orhan Gencebay ne de güzel gönül sazın bam teline dokunaraktan 'zaman akıp gider durulmadan' diye meramımızı dile getirmiş. Gerçekten de şöyle geriye dönüp baktığımızda zamanın nasılda bir çırpıda bir su misali akıp gittiğini görüyoruz. Görmek iyi hoşta, ancak ömürden geçen zamanın kıymetini onca yaşanmışlıklardan sonra fark edebildik. Elbette zaman ötelere akmak için var, bizi bekleyecek hali yok ya. Sonuçta o da yüklendiği emrin gereği olarak bir saniye olsun duraksamaksızın kıvrım kıvrım akıp vazifesini icra etmek zorunda.
Peki ya, müminler olarak bizler ne için varız? Hiç kuşkusuz bizler ise:
-Hem “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd, 112) ayeti mucibince hareket eden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in izini iz sürmek için,
-Hem Ashab-ı Kiramın zamanın ruhuna vakıf halde yaşamak manasına ‘Vukûf-i Zamânì’ için,
-Hem de nefesimizi boşa tüketmemek manasına ‘Hùş der-dem’ düsturu üzere hayatımızı idame etmek için varız.
Amma velâkin gel gör ki, yukarıda belirttiğimiz Ashab-ı Kiram hassasiyetince yaşamak manasına ne zamanın ruhunu yakaladığımız, ne de tükettiğimiz her nefesin hakkını yerine getirdiğimiz söylenebilir. Oysa tüketilen her nefes ve akıp giden zaman ömrümüzden gitmekte. Madem tüketilen zaman ve nefeslerin geri dönüşü yok, o halde hiç olmazsa bundan sonra geriye kalan zaman ve nefesleri zayi etmememiz gerekmez mi? Gerekmekte ne söz, daha fazla oyalanmadan derhal harekete geçip her nefesimizde zarureten çıkarmak zorunda kaldığımız ‘he’ harfine eşlik etmemiz icab eder. Bu icabı yerine getirmeye mecburuz da. Çünkü ‘he’ harfinin nefesimizden çıkış içeriği “Hû’ ibaresine karşılık gelen bir zikirdir. Nasıl mı?
Bakınız bu hususta Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.leri Fevtihu’l-Cemal adlı risalesinde şöyle der: “Bu zikir canlıların zaruri olarak alıp verdikleri nefesleriyle alakalıdır. Zira nefes alınıp verilirken, canlı ister onun farkında olsun, isterse olmasın Hak Sübhanehù ve Teâlâ’nın gaybet-i hüviyyetine işaret olan ‘he’ harfini söylemiş olur. Allah isminde bulunan ‘he’ harfi de bunun aynısıdır. ‘Elif lam’ takısı, tarif (belirlilik) içindir. ‘Lam’ harfinin şeddeli olması tarifte mübalağa içindir, yoksa ism-i zat hakikatte her nefeste tabii olarak çıkan ‘he’ dir. O ism-i şerifin bulunmadığı hiçbir şey hayatta kalamaz. Öyleyse, akıllı talip Hak Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamalıdır. Bu uyanıklık öyle olmalı ki, zâkirin bu harf-i şerifi telaffuz ederken daima Cenâb-ı Hakk’ın hüviyetini hatırda tutması gerekir. Nefesin giriş ve çıkışında talibin vukufiyeti öyle olmalı ki ‘huzur-ı maallah’ keyfiyetinde herhangi bir gevşeme arız olmamalı ve bu manayı korumada o derece gayret sarf etmemeli ki zahmet olmadan bu nisbet gönlünde yer etmelidir. Hatta zorlasa bile bu nisbeti gönlünden çıkarmamalıdır.”
İşte Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.lerinin bu müthiş tembihatını hayatımızda uygulayıp her nefesimizi boşa tüketmediğimiz sürece biliniz ki atalarımızın ‘Vakit nakittir’ sözü bizim için çok büyük anlam ifade edecektir. O halde daha ne duruyoruz, vakit çok geçmeden her an her saniye ‘Hù’ diyen nefeslere eşlik etme ve katkı sunma Vakti’dir. Nasıl mı? Mesela günlük hayatımızda malayani konuşmalardan ve haramlardan uzak durarak, günde en az sabah akşam birer saat ‘Hù’ diye inleyen nefesimize kendi cüz-i ihtiyarımız ve bilincimiz doğrultusunda kalbimizden ‘Lafza-i Celal’ zikriyle karşılık verip eşlik etmemiz pekâlâ mümkün. Böylece bu karşılıklı eşleşmeler sayesinde hem ‘Vukuf-i zamani’ düsturunun gereğini yerine getirmiş oluruz, hem de Hùş der-dem’ düsturunun gereğini. Bakınız Gavs-ı Sani (k.s) zamanını zayi etmemek ve nefesini boşa tüketmemek denen bu iki düstura işlerlik kazandırmak için sofilerine şöyle sohbette bulunmuşlardır: “Tasavvufa girip tevbe ettiğimiz zaman adap ve edeplere mutlaka riayet etmemiz lazım. Sadece bir tevbeyle yetinip evimize çekilmekle bir yere varamayız. Keza her gün bir cüz Kur’an okumamız lazım. Hatme ve rabıtayı ihmal etmemiz lazım. Gece kalkıp mutlaka teheccüd namazlarını kılmamız lazım. Levra teheccüd namazları çok mühimdir. Ki, bunu birinci şafak ile ikinci şafak arasında (her iki tulû’un arasında) ihya etmek lazım. Şayet insan birinci şafakla güneşin doğması arasında sabah namazı kıldıktan sonra yatmayıp zikirle meşgul olsa, Rasullullah (s.a.v) bir hac ve bir umre sevabıyla müjdelemiştir. İşte böylesi bir ecir varken insan bunu nasıl kaçırır doğrusu şaşmamak elde değil. Gerçek sofi devamlı zikir halindedir. Böylelerine zâkir denir. Biz nasıl ki gafletsiz zikir çekmeyin diyorsak onlarda tam tersi oluyor. Yani Onlar istese de gaflete düşmez. Bütün letaifleri çalışır durumda çünkü. Tasavvuf öyle güzel bir şeydir ki, bütün Sadatlarda gördüğümüz şey sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar tavizsiz ve büyük bir titizlikle zikirle ihya etmiş olmalarıdır. Levra her gün bir Hac ve umre sevabı var, bu kaçar mı? Düşünsenize Hacca gidip onca masraf yapıp para veriyoruz da, elbette kaçmaz. Ne güzel bir sevaptır bu. Her kim ki Hac vazifesinin dışında kim birinci şafaktan ikinci şafağa kadar namazı üzerine ayrılmayıp zikirle meşgul olursa, bizatihi Resulullah (s.a.v) böylesi müminler için; bir Hac ve bir umre sevabı alır buyurmakta. Madem Resulullah (s.a.v) buyuruyor, o halde bundan kendimizi niye mahrum tutalım ki. Bu yüzden tek bir tövbeyle yetinmemek lazım gelir. Efendim ben tevbe ettim, benim şeyhim beni kurtaracak. Hayır, hiç öyle bir şey yoktur. Hz. Fatıma annemiz vefat ettiğinde onun mezarı başında ashab toprağa dönüp şöyle seslenir:
-Ey toprak, sana Resullulah (s.a.v)’in kızı geliyor, Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a)’ın annesi sana geliyor.
Toprak kendi hal lisanıyla şöyle cevap veriyor:
-Ben şunu bunu bilmem ve tanımam da. Ben sadece ibadete ve taata bakarım. Buraya kim gelirse gelsin, teati ibadeti yoksa sonuçta ben de Allah’ın bir memuruyum, neyle emr olundumsa onu yapmaya mecburum. İşte bu kıssadan alacağımız ders şudur ki, insanın en büyük güvencesi kendi gayreti, çalışması ve çabasıdır, o halde ahrete iyi hazırlık yapmak gerekir.”
Ne diyelim, işte görüyorsunuz fırsat bu fırsat, şayet mümkün mertebe hayatımızı ‘Hayy’dan geldik Hù’ya gider’ bilinç doğrultusunda yaşayıp çene kapadığımızda toprak ancak o zaman tanıyıp bizi bağrına basacaktır. Hele günlük hayatın sadece sabah ve akşamında değil birde vaktin tamamını ‘Vukuf-i zamani’ ve Hùş der-dem’ bilinç doğrultusunda ihya ettiğimizi düşünün, o toprak naçiz bedenimizi çürütmekten hicap duyar da. Zaten Gönül Sultanlarının hayatına şöyle bir göz gezdiriniz ömür boyu her nefes çekişlerini sanki son nefesmiş gibi telakki ettikleri içindir her an ve her salise Allah adını zikretmekten geri durmadıklarını görürsünüz. İşte bu nedenle değil toprak, tüm insanlık Gönül Sultanları bu dünyadan göç ettiklerinde nesiller boyu mezarlarını ziyaretgâh ve merkad haline getirerek onlara büyük hürmet göstermişlerde. Madem öyle, bizlerde sadece hürmeti göç etmiş Gönül Sultanlarına değil, şu an bizimle beraber yaşamakta olan Gönül Sultanlarına da hürmette kusur göstermeyip, hatta onların manevi desteğini de alaraktan Vukuf-i Zamani’nin mana ve ruhuna uygun son nefeste hüsn-i hâtime ile çenemizi bağlamak için gayret göstermemiz gerekir. Aksi halde zamanın mana ve ruhunu teğet geçmiş oluruz. Hem nasıl teğet geçebiliriz ki, bikere ömür boyunca hakkımızda takdir edilmiş nefes sayısı emanet verilmiştir. Bu nedenle son nefes ve son sayı gizli tutulmuştur. Bu demektir ki son nefesimizi nerde, ne zaman ve ne şekilde bağlayacağımızı sadece emanet sahibi Yüce Allah belirliyor. O halde belirlenen bu kutsi emanete sahip çıkmak düşer bize. Şayet emanet edilen zaman ve nefesleri Allah yolunda ve O’nun rızası doğrultusunda harcadıysak ne ala, yok eğer emanete sahip çıkamayıp boşa harcadıysak vay halimize. Hem de ne vah.
Öyle anlaşılıyor ki, yüce Allah’ın bizden istediği hakkımızda takdir ettiği tüm nefesleri yerli yerinde kullanıp son nefesimizde ruhumuzu emanet sahibine hüsnü hatime ile teslim etmektir. Peki, hüsn-i hatime iyi hoşta, bu nasıl olacak? Elbette ki hayatımızın her anında Yüce Allah’ın bizden istediği kulluk vecibelerini en iyi şekilde yerine getirmekle olacak iştir bu. Öyle ya, madem ömür hayatımızdan bir kuş misali kanatlanıp uçup gitmekte, hem madem her nefesin bir geçmişi, bir bugünü bir de yarını var, o halde bu üç zaman diliminin bir muhasebesini yapıp şu an ki anımıza çeki düzen vermemiz gerekmez mi? Malumunuz artık dün dünde kalmıştır, dünde yaşanmış halimiz için artık elimizden bir şey gelmez, şimdi önümüzde duran şu anki halimizin icabına bakmak en doğrusu. Zararın neresinden dönsek kâr kârdır. Zira geçmiş geçmişte kaldı artık, gelecekse daha önümüze gelmeden hazırlanmamız gereken vakittir.
Nasıl ki günde her öğün midemizin derdine düşüyorsak, mutlaka kalbin gıdası olan zikrin derdine de düşmemiz icab eder. Midesine vakit ayıran kalbe de pekâlâ vakit ayırabilir. Yok, eğer ne de olsa günah işliyorum benim bir daha iflah olmam mümkün değildir diye düşünülüyorsa, bilinsin ki bu şeytanın büyük bir aldatmacısından başka bir şey değildir. Bir insan günah işliyorsa, Allah (c.c) buna karşılık da kulu umudunu yitirmesin diye tövbe kapısını açık tutmuştur. Dolayısıyla habire günah işliyorum diye tevbeden geri kalmak gibi bir lüksümüz yoktur. Geçmişte ne olupbittiyse, artık o geçmişte kaldı, şimdi gün bugündür deyip tevbeyle geleceğe kanatlanmalı. Hatta icabında bu da yetmez tövbenin akabinde Vukuf-i Zamani bir ruhla Huş der-dem hale bürünüp ötelere kanat çırpmakta gerekir. Aksi halde kendi kendimizi kandırıp aldananlardan oluruz. Hiç kuşkusuz Yüce Allah (c.c) ruz-i mahşerde kullarını hesaba çekip vaktini nerelerde geçirdiğini, nefeslerini nerelerde, ne şekilde tükettiklerini sorduğunda el mi yaman bey mi yaman her şey apaçık beyan ortaya çıkacaktır Bunun kurtuluşu yok elbet. Cüneydi Bağdadi (k.s) işte bu nedenle sofilerine “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer, kaçırdın mı bir daha ele geçmez” uyarısında bulunmaktan kendini alamaz da.
Evet, vakit deyip geçmeyelim, bakın Hz. Ali (k.v) eşi Hz. Fatıma (r.a)’a nasıl bir tembihte bulunmuş: “Sulu ve hafif yemekler yapıver ki çiğneme derdi olmasın, kuru ve sulu yemek arasında elli defa tesbih farkı vardır, yemek başında kalıp hayırlı işlerden geri kalmayalım” (İbn Mâce). Kim bilir aynı sözleri bu günün hanımlarına söylense kesin kocaları için bunamış ve deli diyeceklerdir. Oysa bilmiyorlar ki, Tabiin ulularından Hasan-ı Basrì Hz.leri o dönemin sahabi hassasiyetini şöyle dile getirmekte: “Eğer bu zamanın insanı onları görseydi deli derlerdi, onlarda bizi görselerdi Müslüman demezlerdi.” Gerçekten de onlar hiç bir zaman ne vakitlerini ne de nefeslerini boşa zayi ediyorlardı, bilakis ibadet ve itaatle geçiriyorlardı. Buna mecburlardı. Çünkü itaat ettikleri Resul-i Ekrem (s.a.v) bizatihi kendisi geceleri züht hayatı, gündüzün ise tebliğ hayatı yaşıyordu. Nitekim Hz. Ayşe annemiz bu duruma şöyle şahitlik eder de: Bir gece uyandığımda baktım Allah’ın Resulü yanımda yok, kendi kendime herhalde diğer eşlerinin yanına gitmiştir diye hayıflandım, meğer mescide vardığımda birde ne görüyüm iki büklüm secdeye kapanmış halde Allah’ı anıyor, böylece kıskançlık duygularımın gereksiz olduğunu anladım.
Maalesef günümüze geldiğimiz de içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız. İnsanların ne Vukuf-i zamani diye bir derdi var, ne de Huş der-dem hal üzere olmak derdi var. Umurunda bile değiller. Artık etrafımız öyle bir hal almış ki keyfine göre yaşamak biricik değermiş gibi kutsanmış durumda. Bakalım bu içler acısı tablo nereye kadar sürer. Oysa boşa tüketilen her nefes ve tüketilen her boş vakit ömür sermayesinden gidiyor. Üstelik bu dünyadan giden bir daha dönmüyor da. İşte bu noktada, hele bilhassa bir yakınımızın kaybettiğimizde ‘Bu gün Allah için ne yaptın’ sorusu aklımıza düşmezde değil. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) “İki günü eşit kılan ziyandadır” diye beyan buyurmakta, nasıl aklımıza düşmesin ki. Dolayısıyla kendi selametimiz açısından vaktimizin her anını iyi değerlendirmeye mecburuz. Bakmayın siz öyle vurdumduymaz bir takım aklı evvel kişilerin ‘Aman ne acelesi var, önümüzde daha çok vakit var, hayatın tadını çıkarmaya bak’ demelerine. Malum bu tür sözleri ancak nefsin isteklerine boyun eğmiş insanlar söyleyebilir. Hiçte kazın ayağı öyle değil, oysa Peygamberimiz (s.a.v) hayırlı işlerde acele edin buyuruyor. N e diyelim, onlar hayatın tadını çıkara dursunlar biz en iyisi mi Hâce Bahaeddin Nakşibend (k.s)’ın şu müthiş öğüdünü kulağımıza küpe yapıp sohbetimizi böylece bağlamış olalım.
Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s) ne diyor: “Bu yolda işin temeli, nefesi korumak üzerine kurulmuştur. Yani bütün gücü nefesi korumaya yöneltmek ve her nefeste huzur içinde almaya hasretmek gerekir. İçinde bulunduğun ânı en iyi şekilde değerlendirmen, seni geçmişi hatırlamak ve geleceği düşünerekten uzak tutarak nefesi boşa harcamanı önler. Nefes alıp verirken ve ikisi arasında onu koru ki, nefes gafletle aşağıya gidip yukarıya çıkmasın.”
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3498/vukuf-i-zamani-ve-hus-der-dem.html

NAZAR BER KADEM
SELİM GÜRBÜZER
Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın Hâcegân yolunda ilerlemek için on bir madde olarak belirlediği usullerden biride ‘gözle sağa sola bakmak değil, kendi ayağımızın ucuna bakaraktan adım atmak’ ve ‘başkalarının kusurlarını gözlemlemek değil kendi kusurlarımızı gidermenin derdiyle yol almak’ usulüdür. Ki, tasavvufta bu usul ‘Nazar ber-kadem’ düsturu olarak karşılık bulur. Hiç kuşkusuz tasavvufta karşılık bulan bu usulün kaynağı bizatihi Resûlullah (s.a.v)’in kendisidir. Nitekim Rabbül Âlemin, Habib’ini Miraçla huzuruna aldığında şöyle över:
-O’nun gözü bir lahza olsun sağa sola kaymadı.
İşte ‘Nazar ber kadem’ düsturu ve usulü budur. Zaten O’nun sağa sola bakmaktan hayâ duyan bu adabıdır ki, tüm peygamberler arasında en sevilmiş ve en seçilmiş Nebi olmasına yetmiştir. Keza Allah’ın huzurunda el pençe divan duruşuyla da en seçilmiş, en sevilmiş ve en karakter abidesi âlemlere rahmet bir peygamberdir O. Madem öyle, ümmeti olarak bize O’nun ahlakıyla ahlaklanmak düşer. Öyle ahlaki karakter kişilik edinmemiz gerekir ki, O’nun izini iz sürdüğümüzde kendimizi bir hiç olarak görmek gerekir, her ne varsa Peygamber ahlakında var deyip öyle yola koyulmalı. Bakın bu hususta Seyyid Sıbğatullahi Arvasi (k.s) sofilerine nasıl bir tavsiyede bulunuyorlar: “Sofi tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar rengârenk güzel olduğuna bakmaz. Sofi de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaradılmışlar arasındaki bütün manevi olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi bir kusur olur” (Bkz. Minah-5).
İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere bir salikin tasavvufta ilerleyebilmesi için ilk evvela harama nazar etmemesi ve gözünü mümkün mertebe etraftan sakınıp ayağının ucuna bakaraktan adımlarını atması gerekir. Zira öyle bir zamandayız ki, etrafımız hak getire, toz duman halde, helaller haramlar iç içe geçmiş durumda, şimdi gel de onca curcuna içerisinde bu pirincin taşını ayıkla, ne mümkün. Hele birde bu curcuna içerisinde Hak yolcusu bir salikin gözünü ayağının üzerine değil de etrafa bakaraktan yürüdüğünü düşünün, bak gör o zaman salikin iç dünyasında kopan fırtınayı, bu durumda Seyr-i sülûk yolunda çok büyük kayba uğrayacağı muhakkak. Bakın şöyle bir etrafa resmen sağımız solumuz ve her yanımız kuşatılmış durumda. Hadi biz neyse de bilhassa kendini hak yoluna adamış bir salik için etrafın bu kokuşmuşluğu öldürücü zehir olabiliyor. Elbette ki bu vahim tablo salikin sıratı müstakim üzere adım atmasına çok büyük engel teşkil edecektir. Malum, hak ve hakikat yolunda Allah’tan gayri her şey masivadır, Bu nedenle gerçek bir salik masivalardan kendini arındırması için hak ve hakikat yolunda her daim ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmaya kendini mecbur hisseder de.
Evet, bir salik için Allah’tan gayri her şey masiva olduğu gibi Hak yolunda ilerlemesine engelde olmakta. Şayet illa da etrafa bakacak olursa da Allah’ı hatırlatacak olan her ne varsa ona bakmalı. Ki, normal yollardan böylesi bir bakışın bile tasavvufta belli bir ölçüsü, kaidesi ve adab-ı muaşereti söz konusudur. Nasıl mı? Mesela bir an kendimizi Allah dostlarının meclisinde olduğumuzu düşünelim. Biz biliyoruz ki onların yüzüne bakıldığında bize Allah’ı hatırlatırlar hep. Ancak bakmak iyi hoşta, bu demek değildir ki onların yüzüne bakarken doğrudan göz göze gelecek şekilde bakılsın. Oysa tasavvufta nasıl bakılacağının adabı usulü bellidir zaten, yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki, Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil, Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her salik bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir.
Demek ki, Allah dostlarının nazarından istifade etmek ancak tasavvufun belirli adap ve usullerine riayet etmekle mümkün olabiliyor. Nitekim Gavs-ı Sâni (k.s) istifade yönünden bu hususu şöyle dile getirir: “Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tevbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. Sadat-ı Kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazarı ilahi nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur da.”
Öyle ya, nasıl ki Resulullah (s.a.v.)'in nazarıyla Sahabe-i kiram halden hale girip kemale erdiyseler, günümüzde de Sadatların nazarıyla sofilerin kaplumbağa misali olgunlaşmaları da öyle bir şeydir. Malumunuz Peygamberimizden sonra peygamberlik kapısı kapanmıştır. Ama O’nun varisi hükmünde mürşid-i kâmiller her devirde var olacaktır, dolayısıyla onun varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nazarlarıyla olgunlaşmaya elbette ki çok büyük ihtiyaç vardır. Hele bir sofi bağlı olduğu mürşid-i kâmilin hal ve hareketinden istifade etmeye kendini adadıysa bu durumda o sofinin Allah’a (c.c) yakınlığı daha da bir ziyadeleşecek demektir. Nasıl ziyadeleşmesin ki, bikere Allah dostlarının gidişatı Allah Resulünün ‘Nazar ber kadem’ adımı üzere attığı istikamet bir yoldur. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v) en son peygamber olarak bu dünyadan göç etmiş olsa da, Allah’a çok şükürler olsun ki kendisinden sonra ‘Nazar ber kadem’ üzere attığı adımların izini iz sürecek Rabbani âlimlerimiz vardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bu hususta şöyle beyan buyurmuştur ''Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, siz ona yapıştığınız müddetçe sapmazsınız. Bunların birincisi Allah'ın kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.'' O halde bu noktada Allah ve Resulünün izini iz süren irşad edicilerin gölgesine girmekle hem Allah’ın ipine sarılmış oluruz hem de Resulullah’ın sünnetine mutabaat etmiş oluruz. Zaten her kim Allah ve Resulünün hakikatleri dışında başka izler peşinde koşturuyorsa şunu iyi bilsin ki bu düpedüz hurafecilerin izini iz sürmekten başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde sünnetten bihaber bir takım aklı evvel insanlar türedi ki; mürşid-i kâmile değil, hurafelere inanmaktalar. İlginçtir bu tip insanlara dini mevzuda bir şey sorsan hemen hoca kesilip mangalda kül bırakmazlar da, ama bu nasıl hocalıksa bir bakıyorsun ya evinde ya arabasında ya da kapısında nazar boncuğu hiç eksik olmuyor. Hele bir şaşırıp Allah dostunun nazarını onlara soruversek, hiç kuşkusuz insanı sorduğuna da bin pişman edip bir sürü laf kalabalığıyla reddiye döşeyerekten kin kusacaklardır. Ama söz konusu ıncık boncuk olunca hemen bir bahane ile o uğur böceğimizdir deyip cansız eşyaya muhabbet beslemekte hiçbir sakınca duymazlar. Yok, öyle yağma, hem şirkten söz edeceksin hem uğur böceğim diyeceksin, işte asıl şirk budur. Hele uğur böceğim dediği nazar boncuğuna birde araç gözüyle değil de doğrudan etken unsur olarak görüp gayeleştirirse vah o adamın haline. Hem de ne vah, küfre girmesi kaçınılmazdır. Tıpkı Allah Resulü döneminde müşriklerinin kendi elleriyle yaptıkları putları gayeleştirip ulûhiyet isnat etmelerinde ki gibi bir durumdur bu. Kaldı ki, eşyayı gayeleştirmeyip etken unsur olduğuna inanmaza bile sırf uğur getrisin diye onu yanında bulundurması bakımdan küfre girmese de ona günah olarak hanesine yazılmasına yeter artar da. Allah akıl fikir versin, düşünsenize cıncığa, boncuğa, sihre büyüye inanmakla kalmayıp para harcıyorlar da. Sanki cincilere büyücülere gidip para harcıyorlar da ellerine ne geçiyor ki, bir bakıyorsun psikopat hasta olup çıkıyorlar da. Hasta olduktan sonra da yok efendim bana büyü yaptılar, yok efendim beni sihirleyiverdiler, yok efendim beni cin çarptı türünden bir sürü serzenişler gırla gidiyor. Öyle ya, Resulullah (s.a.v.)’ın ‘Nazar ber kadem’ düsturunca attığı adımların izi dışında başka izler peşinden koşturulursa olacağı buydu, normal bir şey beklemek hayal olurdu zaten. Hele bir insan yakasını hurafelere kaptırmaya görsün bir daha iflah olması mümkün olmayabiliyor. Baksanıza şöyle bir etrafa sünnet-i seniyye üzerine yaşama biçimi hak getire, varsa yoksa ecnebi hayat biçimi revaçta. Tabii bu denli kültür emperyalizmi diyebileceğimiz ecnebi adetleri baş tacı edilirse, bu zamanda yeni kuşaklara Allah Resulünün izini takip eden Rabbani âlimleri kabul ettirmek çok kolay olmayacaktır elbet. Hatta bu zamanda bir evliyanın paçasından keramet aksa asla hiç oralı olunmayacaktır, yine inadım inat cincilerin, falcıların, fitnecilerin yolu tutulacaktır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuş ki, ''Öyle bir zaman gelecek ki, benim ümmetimin başına, yemek üzerine toplanan kişiler, nasıl elini yemeğe uzatıyorsa gayrimüslim kâfirler de Müslümanların işine ellerini öyle uzatıp Müslümanların işini karıştıracaklardır. Tabii Sahabeler merak edip bu durumu şöyle soruyorlar:
'' -Ya Resulullah! O gün biz azınlıkta mı olacağız? ''
-Yok, siz çoksunuz. Ama selin üzerinde olan çok gibi olacaksınız. Siz de iki haslet olacak: birincisi dünya muhabbeti çok fazla olacak, ikincisi ise ölüm korkusu. Ve böylece düşmanın kalbinden sizin korkunuz çıkmış olacak. Böylece düşman korkusu, sizin kalbinize girecek. Öyle ki düşman sizden korkmayıp, siz düşmandan korkacaksınız.''
Gerçekten de öyle değil mi, geldiğimiz noktada Allah Resulünün attığı adımların izini süren insan-ı kâmillerin yolunu tutmuyor, nerede şeytanın izini iz süren onca sapkın dünyaperest, onca cinci, onca sihirbaz vs. varsa onların yolu tutulduğu aşikâr. Peki sonuç? Resulullah (s.a.v.)’in çok önceden ümmetine bildirdiği üzere İslami yaşama biçiminin peşinden değil gayri İslami yaşama biçimini kalbe yerleştirmek suretiyle şeytan kılıklı tiplerin peşinden koşar hale gelmenin doğurduğu bir sonuçtur bu. Oysa bunalımdan çıkış yolu ne büyücüde, ne cincide, ne şunda ne bunda, bilakis Resulullah (s.a.v.)'in izini iz süren Rabbani âlimlerin kılavuzluğunda Allah ve Resulünün hakikatlerine sıkı sıkıya sarılmaktan geçer. Bakınız Resulü (s.a.v.) son veda hutbesinde buyurduğu gibi, ''Ben size iki şey bırakıyorum: birisi Allah'ın (c.c) kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.”
Evet, çare Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan ve Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine yapışmaktan geçiyor. Sünnetine nasıl yapışılır diyorsanız, sahabenin hayatına bakmak kâfi. Düşünsenize Peygamber (s.a.v.) namaz kıldıktan sonra tesbihatta sağ tarafa yüzünü çevirdiği zaman, yani namaz kıldıktan sonra yüzünü cemaate sağ tarafa döndüğü zaman Ashab-ı Kiram'da hepsi o tarafa yöneliyorlardı. Niye? Çünkü Peygamberimizin (s.a.v.) nazarı üzerlerine sirayet etsin diye elbet. Zira Peygamberimizin nazarı sahabe üzerine sirayet ettiğinde Allah-u Zülcelâl’in nuru da beraberinde üzerlerine tecelli ediyordu. İşte iz sürmek bu ya, ''El-ulema’ü veresetü’l-enbiya'', yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonraki evliya ve ulemalar da aynı ‘Nazar ber kadem’ üzere adımlarını ataraktan iz sürüyorlar hep. Hele bir insanın üzerine Rabbani âlimlerin nazarı üzerine sirayet etmeye görsün, bu demektir ki o kişinin iyi olmasını bizatihi Yüce Allah (c.c) diliyor demektir. Ki, buna inancımız tam da. Hem nasıl inancımız tam olmasın ki, bakın Gavs-ı Hizani (k.s.) ''Bizim meclisimize gelip de, bizden menfaati olmayanlar, bizim yanımızdan uzaklaşsınlar.'' demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hanzala isimli bir sahabe vardı ki, kendi kendine habire ''Hanzala münafık oldu'' der dururmuş. Tabi arkadaşları merak edip sorarlar:
''-Ya Hanzala! Habire niye böyle kendi kendine söylenip duruyorsun?
O da cevaben.
''-Nasıl söylenmeyeyim ki, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna vardığımda halim başka oluyor. Eve geldiğim de bir başka oluyor. Şimdi soruyorum bu münafıklık alameti değil de, peki ya nedir? Oysa Allah (c.c) her yerde hazır ve nazırdır. Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanındayken de hazır ve nazırdır. Keza Allah (c.c), eve döndüğümde de hazır ve nazırdır. O halde Hz. Peygamber'in yanına vardığımda güzel hallere bürünüyorum da, evime geldiğimde aynı haller neden olmuyor?”
Tabii Hanzala’nın hissettiği bu duygu selini diğer sahabelerde hissedip şöyle diyeceklerdir:
-Vallahi Hanzala doğru söylüyor. Hatta Peygamberimiz (s.a.v)’in can dostu Hz. Ebu Bekir (r.anh.)’da aynı hisleri tasdik edip hep birlikte soluğu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yanında alırlar. Derken hal vaziyetlerini huzurda şöyle arz ederler:
-'Ya Resulullah! Biz senin yanına geldiğimiz zaman Allah’ı hatırlıyoruz hep. Fakat gel gör ki eve vardığımız zaman aynı halimizi koruyamıyoruz. Yoksa bizde münafıklık alameti mi var?''
Hz. Peygamber (s.a.v.), Ashab-ı Kiram'a cevaben şöyle der:
''Eğer siz, benim yanımda ki halinizle kalsaydınız hepiniz aç susuz kalıp çoluk çocuğunuzun ihtiyacını gidermeyecektiniz.
Tabii Ashab-ı Kiram bu sözleri duyunca derin bir nefes alıp rahatlar da. Böylece kendilerini şüphelerden arındırıp Allah Resulünün izini iz bileceklerdir.
Evet, nasıl ki Allah Resulünün nazarı altında Sahabe-i kiramın her birinde çok büyük değişmeler oluyorduysa, aynen 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemlerde yediden yetmişe hemen herkesin gönlünde taht kuran Seyda Hz.lerinin kapısına her kim vardıysa o Allah dostunun nazarını yediğinde çok büyük bir değişime uğruyorlardı. Bilhassa ziyaret edenler arasında içkiyi bırakıp namaza ve zikre başlayanlar bunun bariz bir göstergesi zaten. Üstelik değişime uğrayan insanlar oraya gitmeden önce muhakkak ki birileri onlara vaaz ve nasihatte etmişlerdi, ama gel gör ki o vaaz ve nasihatler pek tesir etmemiş olsa gerek ki, bir şekilde yolu Seyda Hz.lerinin dergâhına düşenler orada her ne görüyorlarsa bir bakıyorsun sabaha yeniden doğmuş gibi kendilerini hissediyorlar. Anlaşılan o ki, irşad sırf zahiren olmuyor, manevi tasarruf ve nazarla da oluyor. Nitekim onu gören mest oluyordu da. Nasıl mest olmasın ki, öyle salına salına bir yürüyüşü vardı ki, mest olmamak elde mi? Adeta Peygamberimiz (s.a.v)’in yürüyüşü gibi ‘Nazar ber kadem’ usulü üzere yürüyordu. Zira Allah Resulü yürürken mecbur kalmadıkça etrafına bakınmaz, umumiyetle ayaklarının ucuna bakaraktan yokuştan iniyormuşçasına seri ve vakarlı bir şekilde yürürlerdi.
Gerçekten hele bir insanın gözü hakikatin dışında bir yere baka durmaya görsün hemen gönülde o tarafa kayıp beraberinde etraftan sıçrayan bir takım kötü huylar ve bozuk fikirler kalbe sirayet eder bile. O halde bu yolda neydik edip ‘Nazar ber kadem’ üzere, yani ayaklarımızın ucuna bakaraktan yürümeli, otururken de önümüze bakarak oturmalı. Aksi halde hak ve hakikat yolunda mesafe kat edemeyiz
Velhasıl-ı kelam, ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmalı ki, tasarrufu altına girdiğimiz velinin kerameti kendi istikametimiz olsun.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3518/nazar-ber-kadem.html

VUKUF-İ KALBĨ VE VUKUF-İ ADEDĨ
SELİM GÜRBÜZER
Kalbi doğrudan şeksiz şüphesiz Allah’a bağlamanın adıdır vukuf-i kalbì. Ne mutlu vukuf-i kalbì üzere zikreden saliklere ki, kalplerini dünyanın aldatıcı cazibesinden uzak tutup kendilerini ‘Allah’ ismine adamakla huzura erebiliyorlar. Öyle ki bu huzur kalplerde Allah’tan gayri hiçbir düşünceye ve varlığa yer verilmeksizin zikrin hakkını yerine getirmekle ulaşılan bir huzurdur. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) bir sohbetlerinde; vukuf-i kalbì üzere zikri hakkıyla zikretmenin zikir çokluğundan çok daha mühim olduğunu vurguladığı gibi zikreden bir salikin bu nedenle hem nefesini tutup hapsetmesine hem de sayısını sınırlamasına gerek olmadığını da dile getirmişlerdir. Böylece bu müthiş sohbet sayesinde zikrin çokluğundan ziyade zikrin evsafının (kalitesinin) çok daha kıymet değer olduğunu idrak etmiş olduk. Zaten pek çok Arif, zikirde asl olanın vukuf-i kalbì üzere her bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere kalbe ‘Allah’ adını dedirttirip virdi tek sayıda bitirmenin muteber olduğunda hem fikirlerdir. İşte Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) bu ortak buluşma zemininde vukuf-i kalbì usulünü şöyle tarif eder de:
“-Zikir esnasında zikr olunanı sürekli hatırda tutmak ve gönlü O’na bağlamak şarttır. İşte bu agâhlık haline şühûd, vüsul ve vukuf-i kalbì denir.”
Anlaşılan o ki, tasavvufta bir salikin kendini zikre odaklaması ‘vukuf-i kalbì’ olarak addedilirken, salikin irşad ehlince belirlenen sayıda zikir çekmesi ise ‘vukuf-i adedì’ olarak addedilir. Böyle addedilmesi de gayet tabiidir. Çünkü bu yolun yolcularınca öyle tecrübe edilmiştir ki, hem vukuf-i kalbì ye hem vukuf-i adedìye riayet etmekle gerçek manada virdin hakkı yerine getirilmiş olup zikir ritmi dengelenmiş olur da. İşte bu nedenle Şah-ı Nakşibend (k.s), ‘vukuf-i adedì’ prensibini ledün ilminin ilk basamağı görüp bu usul doğrultusunda zikir çekenlerin hem Rabbül âleminin azametini tüm benliklerinde hissedeceklerini hem de Rabbül âleminin nurani tecellilerini müşahede edeceklerini müjdelemişlerdir. Madem öyle, Sadatların tüm bu güzel tespitlerinden hareketle ve aynı zamanda Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın da bizatihi Hâcegân yolunda on bir madde olarak belirlediği usullerden konu başlığımız ‘vukuf-i kalbì’ ve ‘vukuf-i adedì’nin kalbe ne faydası var noktasında ancak şunu diyebiliriz:
- Vukuf-i kalbì sayesinde kalb vukufiyet kazanıp kemalât kesb ederken,
-Vukuf-i adedì’yi uygulamak sayesinde de zikrin doz ayarı gerçekleşmiş olur.
Hele Hak yolcusu bir salik, seyr u sûluk idmanında mesafe kat etmeye bir görsün sayı bakımdan zikrin dozu artırılır da. Tâ ki zikir etkisini gösterip kalp kemal bulur hale gelir, işte bu noktadan sonra kalb zikrinden letaif zikrine, letaif zikrinden en nihai olarak zikirlerin en efdalı ‘Nefyu isbat zikrine’ (Kelime-i Tevhid zikrine) geçiş yapılır. Tabii burada önemli olan zikrin her aşamasında zikrin sayısına riayet ederek geçiş yapabilmektir. Aksi halde vukuf-i adedì düsturunca belirlenen zikir adedinin üstünde veya altında vird çekmekle o zikirden gerekli istifade sağlanamayacaktır.
Evet, zikir dozundan maksad ‘Vukuf-i adedì’ usulüne uygun sayıda zikretmektir. Ki, bu usulun kaynağı ve uygulayıcısı bizatihi Yüce Peygamberimiz (s.a.v)’dir. Öyle ki, ümmetine farz namazlarının ardından otuz üçer defa ‘sübhanellah’, ‘elhamdülillah’ ve ‘Allah-u ekber’ olmak üzere toplamda doksan dokuz adet tesbihat getirilmesinin yanı sıra birde buna ilaveten ‘lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh’ zikrinin yüze tamamlanmayı tavsiye etmeleri vukuf-i adedinin Peygamber kavli usul olduğunun bir göstergesidir. İşte bu nedenle Nakşibendî Sadatları ‘usûl olmadan vusûl olmaz’ prensibinden hareketle müntesiplerine daha yolun ilk başında kalpte en az beşbin ‘Lafza-i celal’ çekecek şekilde vird olarak talim ettirmekteler. Çünkü vukuf-i adedi adabı bunu gerektirir. Hatta salikin çalışma ve kabiliyetine bağlı olarak, yani gayreti ölçüsünce vukuf-i adedì (zikir sayısı) artırılır da. Bu usul tıpkı bir doktorun yazdığı reçetede ki ilaçların doz miktarlarına hastasının uyması yönünde ki talimata benzer bir uygulamadır bu. Şayet hasta doktorun reçete de belirlediği doz miktarının dışına çıkıp kendi kafasına göre ilaç aldıysa, elbette ki bu durumda o hastanın kaş yapayım derken göz çıkarmış olacağı muhakkak.
Evet, kalb zikri çekerken sadece tesbih tanelerine dokunmak yetmez, neyi zikrettiğimize vakıf olmakta gerekir. Nasıl mı? Bikere kalbi her türlü zihni düşüncelerden ve her türlü hal havâtırdan uzak tutarak bu iş başarılır elbet. Ki, tasavvufta kalbi her türlü havâtırdan, dünyevi düşüncelerden uzak tutma ve zikre odaklanma çabası murakabe olarak karşılık bulur. Teşbihte hata olmasın bu tıpkı bir kedinin kılını kıpırdatmadan pürdikkat fare üzerinde odaklanmasına benzer bir murakabe halidir. Madem öyle, virde başlamadan önce pür dikkat murakabe halinde dili damağa yapıştıraraktan sol memenin dört parmak altında yer alan kalb üzerinde işaret parmağımızla tesbih tanelerine öyle dokunma hali yakalamalı ki, her bir dokunuşumuzla Zatı tecellisine mazhar olacağımız vukuf-i kalbì bir zikir olsun. Dikkat ettiyseniz satır aralarında işaret parmağına vurgu yaptık, çünkü kalbe bağlı olan tek parmak sağ el işaret parmağıdır. Malum olduğu üzere işaret parmağı kesik veya olmayanların kalbi zikir çekmekten muaftırlar. İşte bundan dolayıdır ki; Sadatlar kalbi zikirde tam tekmil hazarâtı vukuf-i kalbi donanımı şart koşmuşlardır. Nasıl ki Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin buyurduğu gibi şeriat üzere yaşamada her müminin eline, beline ve diline sahip olması gerekiyorsa tasavvufta da bir salik mutlaka vukuf-i kalbì usulünce kalbine hâkim ve sahip olması lazım gelir. Ki, kalbi zikirden verim alabilmek için buna mecburuz da. Hele bir salik murakabe kontrolünü kaybedip ipin ucunu kaçırmaya görsün habire masivalarla boğuşup didişecek demektir. O halde ne yapıp edip Hak yolcusu bir salik kalbinde Allah’tan başka herhangi bir fikre, düşünceye ve herhangi bir varlığa yer vermemeli. Mutlaka kalbinin sesine kulak vermeli ki, aynaya baktığında kalbi Allah’la mı meşgul, yoksa masivalarla mı meşgul kendi durumunu görebilsin. Kalbi Allah’la meşgulse ne ala, yok şayet başka şeylerle meşgul oluyorsa, bu demektir ki vukuf-i kalbì usulünden yoksun halde zikretmekte. Bu bir anlamda zikre odaklanamamanın sancısı diyebileceğimiz kontrol kaybından başka bir şey değildir.
Anlaşılan o ki, kalbi kendi haline bırakaraktan çekilen zikirden fayda görmek pek mümkün gözükmüyor. İlla ki kalbi sürekli kontrol edip bakımını iyi yapmalı ki zikirden gerekli fayda sağlanabilsin. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın sofilerine gafletle zikir çekmemeleri hususunda sürekli telkinlerde bulunması bunu teyid eden bir durumdur. Gerçektende öyle değil mi, vird esnasında Allah’tan başka bir şey düşünmek gaflet değilse peki başka ne diyebiliriz ki. Gaflet olduğu o kadar net açık ki, daha virde başlar başlamaz aklımız başka yerlerde gezmekte. Oysa kalbimiz zikir gıdasıyla beslenmek için büyük bir iştiyakla mahallinde Allah adını hakkiyle yâd eden bir dokunuş bekler dururken, biz ise Allah’tan gayrı başka ritim üzere dokunuş sergilemekteyiz. O halde ritmimizi Yüce Allah’ın ismine odaklanacak şekilde tempo tutturmalı ki, kafa başka yerler de gönül başka yerlerde olmasın. Aksi halde gafletle zikir çekmeye kapı aralamış oluruz. Ancak şu da bir gerçek beşer olmamız hasebiyle gafil avlanabiliyoruz, sonuçta gayrı ihtiyaride olsa bir takım hal havâtırlar kalbe sirayet edebiliyor. Ama bu demek değildir ki gafletle vird çekiyoruz diye vird terk edilsin. Tam aksine Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda pes etmek yok, gayret etmek vardır. Zira şeytan gayret eden zâkirden kaçar da. O halde yılmak yok yola devam azim ve gayreti içerisinde Sadatlarında beyan buyurdukları gibi “Hiç vird çekmemektense gafletle vird çekmek daha yeğdir” üzere olmaktır. Malum kalp boşluk kabul etmez, gafletle de olsa bir gün mutlaka taklidden tahkike geçileceğinin azmi ve gayretiyle durmak yok virde devam etmekte fayda var. Sakın ola ki bu son tahlilde belirttiğimiz cümleden virde gereken hassasiyet göstermediğimiz anlamı çıkmasın, bilakis bu yolu sistemleştiren Hâce Muhammed Bahaeddin Nakşibend (k.s) vukuf-i kalbì üzerinde o kadar hassaslık gösterirdi ki birkaç kelam etmeden geçemezdi. Çünkü işin içinde kalbin korunması denen deryayı umman söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu deryayı umman, bizim bildiğimiz sıradan et parçası kalp değil, nurani kalptir. Nitekim bu yolun izini iz süren Gavs-ı Sani (k.s), bu hususa şöyle açıklık getirir: “Kalp; Kalb-i hayvani ve Kalb-i insani olmak üzere iki kısımdır. Kalb-i hayvani bir et parçasıdır. Bu hayvanlarda da bulunur. Kalb-i insani ise, o et parçasının içinde bir nurdur. Günahlardan dolayı o nur Arş-ı A’lâ’da dokuz bin yıllık mesafede ki bir ağaca yapışır. Ancak kalp zikrullah ile temizlendikten sonra yerine döner.”
Evet, hiç kuşku yoktur ki, Tarikatı Nakşibendî’ye usul bakımdan adına yakışır ve masivalardan uzak durarak şartıyla ‘Allah’ adını kalbe nakşetmenin çabası bir yol izlemekte. Üzerinde adeta bir kuyumcu hassasiyeti içerisinde her daim vukuf-i kalbi yönünde zikir çekme gayreti içerisinde bulunmaları da gayet tabiidir. Besbelli ki emir büyük yerden, nasıl hassas olunmasın ki. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) nasıl ferman buyuruyor: “Kalb ifsad olursa bütün vücutta ifsat olur.” Öyle ya, şimdi ortada böyle ferman varken kalbi ifsad etmeme noktasında Nakşibendî Sadatları seferber olmayacak da ya kim olacak. Hiç şüphesiz derhal ferman padişahındır deyip vukuf-i kalbì Peygamber buyruğunu kendilerine görev addedeceklerdir. Böylece her bir Gönül Sultanı Peygamberimiz (s.a.v)’in ”Kalp hidayet bulursa tüm vücut hidayet bulur” fermanıyla yeryüzünün değişik bölgelerine dağılıp bu uğurda (kalplerin hidayetine vesile olmak adına) irşada koyulurlar bile.
Peki, kalbin hidayet bulması iyi hoşta bu nasıl olacak? Hiç kuşkusuz kalbinde Allah’tan gayri hiçbir şeye yer vermeyecek şekilde vird çekmekle elbet. İcabında bu da yetmez, kalbe gelebilecek her türlü havatırı defetmeye yönelik aklımızı, fikrimizi, hayalimizi zikre odaklamaya zorlamalı da. Hani zor oyunu bozar denilir ya hep, aynen öyle de şeytanın hile ve desiselerine karşı kendimizi zorlayıp fazla değil belki bir hafta, belki iki hafta belki bir ay ya da iki ay derken bir bakmışsın kalb dünyamız gaflet bataklığından kurtulup gerçek manada zikreder hale gelmesi an be an mümkün. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın halifesi Şeyh Alâeddin Attâr (k.s) bu hususta şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye yolunda her şey iki üç günlük amelin neticesidir. İnsan bu tarikatta iki üç gün can-ı gönülden sadakatle çalışırsa kendisinde nurani haller meleke kesb edecektir. Böylece bazı şeyleri gayrı ihtiyari yapmaya başlar da.” Hakeza İmam-ı Rabbânî (k.s.)’de: "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalbi ile uğraştırır, yine de ulaştırırız” beyan buyurmakla vukuf-i kalbì üzere zikir çekmenin hiçte hafife alınacak bir usul olmadığın dile getirmişlerdir.
Velhasıl-ı kelam; vukuf-i kalbi yukarıda da belirttiğimiz üzere bir insanın kalbini devamlı Allah’la meşgul etmesi ve O’nu devamlı anmaya çalışması demektir. Ve bu amaç doğrultusunda çekilen zikir kısa bir çalışma neticesinde semere verir de.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3538/vukuf-i-kalb-ve-vukuf-i-aded.html