SAVAŞ-CİHAD VE BARIŞ

SAVAŞ-CİHAD VE BARIŞ

ALPEREN GÜRBÜZER

Cihad; Allah rızası için nefis, mal, dil, beden, araç ve gereçler vasıtasıyla yapılan mücadelenin adıdır.
Esasen savaş yakıp yıkma, öldürmek gibi özellikleri bağrında taşıdığı için hoş karşılanmaz, ama din, namus, mal ve vatanı korumak durumunda farz-ı kifâye hükmü devreye girer. Bu durumda Müslümanların cihad yapabilmesi için:
— Düşmanın İslam dinini kabule yanaşmaması,
—Düşmanlarla Müslümanlar arasında bir anlaşmanın veya emânın bulunmaması,
—Müslümanlardan cihada yeterli güç ve kuvvetin bulunması gerekir.
Çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, hastalar, körler, topallar, azık veya bineği (vasıtası) olmayanlar, kadınlar ve köleler (efendileri izin verirse cihada katılabilir) cihatla mükellef değillerdir. Ancak genel seferberlik halinde; köleler, kadınlar, âlimler, hatta savaşa muktedir olabilecek çocuklarda cihatla sorumlu tutulurlar.
Cihad için kira caiz değildir. Şayet kiralanırsa savaş sonunda savaşa katılan kişi ganimet mallarından istifade edemez.
Bir Müslüman siper kazmak, istihkâm yapmak gibi cihad kapsamında işler yaparsa ücret alamaz. Ancak harp (savaş) dışında bu işleri yaparsa ücret alır. Zimmî ise hem savaş içinde hem de savaş dışında ücret alabilir.
Kendileriyle savaşılacak gayrimüslimlere; önceden İslam’a çağrı yapılır, kabul ederlerse ne ala, kabul etmezlerse cizye (güvence bedeli) karşılığında İslam’ın ahdi ve himayesi hatırlatılır. Şayet bunu da kabul etmezlerse artık savaş kaçınılmaz olur. İslam dininden haberdar olmamış gayrimüslimlere de ekseriya davet yapılır. Şayet gayrimüslimler, Müslümanların yurduna ansızın hücum yaptıkları an iş değişir davete gerek kalmaksızın hemen karşı koyulur.
Malum savaş sonrası hayatta kalanlara gazi, ölenlere şehitlik makamı layık görülür. Bu yüzden şehitler yıkanmadan defin edilirler.
Müslümanlarla herhangi bir ahdi (anlaşması) bulunmayan gayrimüslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yerler daru’l harb olarak nitelenir. Bu yüzden daru’l harb ahalisine Harbi (küfür ehli) denilir. Ancak daru’l harb ülkesi fethedilip, cuma, bayram vs. gibi İslam ahkâmı hükümler artık icra edilir hale gelmişse, o ülke Daru’l İslam’a dönüşmüş addedilir. Nitekim Daru’l İslam’ın Daru’l harbe dönüşmesi için;
—Daru'l harbe bitişik, yani sınır olması,
— İçerisinde şirk veya küfür ahkâmının icra edilmesi,
—İçinde evvelki eman, emin bir Müslim ve zimmî kalmamış olmalıdır. Bu üç şart gerçekleşmedikçe o ülkeye daru'l harb denilemez.
Bir belde bir kere daru'l İslam oldu mu artık bundan böyle bu bölge gayrimüslimlerin eline geçmiş olsa bile yukarıda bahsi geçen üç şartın gereğince orası daru’l küfür olamaz.
Veliyyül Emr savaşa teşvik için lüzum görürse mücahitlere cüzi de olsa para verebilir. Ki; buna tenfil denir.
Bir şahsın veya zümrenin İslamiyet’i kabul etmesi üç yoldan anlaşılır:
— İslamiyet’i kabul ettiğini apaçık ikrar etmesiyle,
— Müslümanlarla beraber aynı safta cemaat olmasıyla,
— Bir çocuğun ana, babasına ve tabiiyetine bakarak veya Müslüman olduğuna hükmedilerek.
İslam'da emân gelişi güzel verilmez. Bir kere düşmana emân (güvence) verilirken; Geliniz, korkmayınız veya parmakla gökyüzüne işaret edilmek gibi metotlar izlenir. Ayrıca emân; özel emân ve genel emân olmak üzere iki ana başlık altında kategorize edilir.
Düşmana emân verecek ehliyete haiz bir şahısta şu şartları taşıması gerekir:
—Müslüman olmak,
— Akıl baliğ sahibi olmalıdır.
Kelimenin tam anlamıyla emân’ın hükmü, muharip düşman için emniyetin sağlanmasıdır. Bundan dolayı emân verilenler:
—Öldürülemez,
—Çoluk çocukları esir edilemez,
—Mallarına ve namuslarına tecavüz edilemez.
Emân konusu o kadar mühim ki bir Müslüman eman verildiğinden bihaber onların mallarını alırsa; iadesi gerekir, erkeklerini öldürdüyse diyetini öder, kadınları esir ettiyse teslim edilir. Hatta cinsel ilişkide bulunduysa mehri verilir. Ayrıca buna ilaveten dikkat edilmesi gereken husus emân verilmiş kadınların her birinin üç hayız görünceye kadar teslim edilmemesi gereğidir.
Elçi sıfatına haiz bir kişi de emin muamelesi görür. Çünkü barış elçiyle temin edilebilir.
Bir şahsın elçi sayılması için; vesika ibraz etmesi gerekir, salt ifade kâfi değildir.
Esasen emân gerekli olmayan bir akit mahiyetindedir. Verilen emân'ın maslahata aykırı olduğu anlaşılırsa, Veliyyül Emr usulü dairesince iptal etme yetkisi vardır.
Barış müddeti görülen lüzuma göre; uzun (Hudeybiye anlaşmasının on sene ile sınırlı tutulmasında olduğu gibi) ya da kısa tutulur, bu süre yaklaşık dört aylık bir süredir.
Bazı Müslümanlar kendi başlarına düşman ülkesinden bir mal veya bir kadını zorla Daru'l İslam’a getirirlerse bunlara sahip olamazlar. Zira İslam’da ahd’e vefa vardır. Bu yüzden ahde uymak şarttır. Kaldı ki Müslüman ahdine ihanet edemez.
Geçici anlaşmanın son bulmasıyla, İslam ülkesinde yaşayan gayrimüslimler hakkında hemen harbi muamelesi yapılmaz, aksine güvenli bir şekilde yerlerine dönünceye kadar emin vaziyette kalmaları sağlanır.
Düşman anlaşmayı bozduğunda Müslümanlar kendi uhdesinde tuttuğu rehineler asla öldürülmez, bilakis serbest bırakılıp ülkelerine teslim edilirler.
Fetih ya barışla, ya da zorla gerçekleşir. Zorla ele geçirilen toprakları Veliyyül-emr dilerse cizye karşısında gayrimüslim halka bırakır, dilerse haraç almakla iktifa eder (yeterli bulur), ya da gazilere taksim eder. Bakın Allah Resulü kendi döneminde Hayber arazisini kısmen gazilere, kısmen de beytülmal (Hazinenin) masraflarına karşılık ayırmasına rağmen Hz. Ömer değişik bir uygulamayla Irak topraklarını cizye ve haraç almakla iktifa etmiştir.
Bir başka husus ise savaş sonrası elde edilen ganimet konusudur. Malum harbilerle yapılan savaş sonucu cebren alınan mallara ganimet denmektedir. Tabii ki tariften ziyade ganimet malların kaçta oranında dağıtılacağı daha çok mühim arz eder. Nitekim ganimet malların 1/5’i; fakirlere, yetimlere, parasız kalmış yolculara vs. harcanır. Ganimet malların geri kalan kısmı da mücahitlere dağıtılmak üzere; piyadeye birer, süvariye ikişer, kumandana bir hisse verilir.
Şurası muhakkak bir kumandan Veliyyül-emr’in izni olmadan ganimetleri mücahitlere taksim (pay) edemez. Hakeza savaş sonunda elde edilen esirler hususunda Veliyyül-emr serbesttir, dilerse;
— Tümüyle hepsini ortadan kaldırır,
—Köle ve cariye edilmeleriyle yetinir,
—İslam esirleri ile değişir,
—İslam ahd ve emânında hürriyet verir.
Hasan-ı Basri (r.anh.); “Esirleri düşmanı korkutmak amacıyla daru'l harpte öldürülebilir. Fakat daru'l İslam’da öldürülemez, bu mekruhtur” diye beyan buyurmuştur. Esirlerin öldürülmeleri hususunda Veliyyül-emr maslahat ve hikmete göre hareket eder. İsrail oğulları esirleri işkencelerle öldürürlerdi. Bazı milletler de esirleri çileli ve yorucu işlerde insanlık hukukundan mahrum bırakırlardı.
İslam, esirlere eziyet verilmesini şiddetle men eder. Rasulüllah (s.a.v); “Köle ve cariyelerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, içtiğinizden içirin” diye beyan buyurdu. Yine; onlara zulmetmeyin buyurdu. Esir düşmeden Müslüman olan herhangi bir düşman askeri ele geçince; ne öldürülür, nede köleleştirilir. Sadece esir düştükten sonra Müslüman olursa köle denilmesiyle yetinilir, zaten caiz olanda budur. Çünkü o gazinin hakkıdır, kölelik sakıt olmaz (düşmez).
Bir mücahit esir düşen bir muharibi (savaşanı) daha taksim edilmeden öldürürse hakkında tazir tatbik edilir, ama diyet, tazmin ve kıymet gibi türden kefaret lazım gelmez. Hatta nefsi müdafaadan dolayı öldürdüyse bile tazir gerekmez. Bir esiri öldürmek yetkisi Veliyyül-emr’e aittir. Bir kumandan esirlerin isyan etmelerinden veya düşman kuvvetlerin gelip bunları kurtaracağından endişe edip korkarsa öldürme yoluna gidebilir. Hatta esir düşen Müslümanları; para, silah, hayvan karşılığında esaretten kurtarmak ta caizdir.
Cihatla ilgili ayetlere baktığımızda Allah-ü Teâlâ:
Kendilerine karşı harp açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için cihada izin verilmiştir. Allah-ü Teâlâ’da onlara yardım etmeye elbette kadirdir. O Müslümanlar ki Rabbimiz Allah Tealadır demelerinden başka bir sebep yokken haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır (Hacc:39).
Sizinle savaşanlarla da Allah yolunda muharebe ediniz, fakat haksız yere tecavüz etmeyiniz. Çünkü Allah mütecavizleri sevmez (Bakara:3).
Fitne kalkıp din tamamıyla Allah için oluncaya kadar onlarla cihat ediniz ve eğer onlar o kötü hareketlerine nihayet verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ onların yapacaklarını görücüdür, layık oldukları mükâfatı verir (Enfal:39).
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatılırsa sizde o küfrün elebaşlarına karşı savaş açınız. Şüphe yok ki, onların yeminleri yoktur. Belki bu harp sebebiyle şu fena hareketlerine nihayet verirler (Tevbe:12).
Müşrikler, sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde onlara karşı topyekûn savaşınız ve biliniz ki Allah-ü Teâlâ, muttakilerle beraberdir (Tevbe,36) beyan buyurmaktadır.
Resulü Ekrem bazı gazalarında güneşin batışa meyline kadar bekler, sonrada Ashabı Kiram arasından ayağa kalkarak bu ayetler ışığında:
‘Ey İnsanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah Teala’dan afiyet temenni ediniz. Fakat düşmanla karşılaşınca sabr ediniz ve biliniz ki, cennet, şüphesiz kılıçların gölgesi altındadır diye buyurur daha sonrada şöyle dua ederdi; Ey kitabı indiren bulutları yürüten fırkaları hezimete uğratan Allah’ım o düşmanları hezimete uğrat, bizlere de o düşmanlara karşı yardım ihsan buyur’ (sahihi buharı ve Müslim) diye cihad olayını açıklığa kavuşturmuştur.
İSYANCILAR
Veliyyül-emre karşı isyan eden zümreye Buğat denir. Buğat’ın idaresindeki yerlere daru'l bağy, adil yerlere de daru'l adl denir.
Müslümanların katl edilmesini, mallarının alınmasını, zürriyetlerinin esir edilmesini helal görenlere harici denildiği gibi isyan eden veya baş kaldıranlar (huruç edenler) manası da içerir. Malum olduğu üzere tarihte hariciler çok kan döküp Hz. Ali’nin (k.v) yakasını tüm halifelik sürecinde rahat bırakmamış grup olarak bilinirler.
Veliyyül Emr, isyancıların savaş hazırlığı içinde olduklarını öğrendiği zaman gereğini yapıp yakaladığında tövbe edinceye kadar haps eder. İsyan edeceklerini söyledikleri halde, daha henüz azmetmemiş kimselere karşı taarruz edilmez. Çünkü ortada isyan için bir teşebbüs kararı görülmemiştir. O halde eyleme dönük olmayan, azmettirme derecesinde bulunmayan, daha henüz düşünce bazında kalan veya şer’an takip edilmeyi gerektirmeyen şeyler de öyledir. Ancak isyan grubunun savaşa hazırlanması savaşa başlayacaklarına işaret sayıldığından, bu durumda isyancı gurubun bilfiil savaşa başlamasını beklemek doğru olmaz. Aksi takdirde bu durum kendilerinin kuvvetlenmesine fırsat verecektir.
Baği’ler barış talebinde bulunursa kabul görür elbet, ama para karşılığında asla barışa razı olmak caiz değildir. Kaldı ki parayla kardeşlik tesis edilmeyeceği muhakkak, gönül kardeşliği esastır. Hatta hıyanet edene hıyanetle karşılık vermekte İslam şiar’ına aykırıdır.
Bağilerden (isyancılardan) düşen esirler hakkında Veliyyü’l-emr serbesttir; dilerse öldürür, dilerse tövbe edinceye kadar haps eder. Asla baği esirlerinden köle ve cariye edinilmez.
Silahını bırakıp emân dileyen her kim olursa olsun saldırılamaz. Şayet böyle bir baği kasten öldürülürse diyet lazım gelir. Demek ki silahını elinden bırakmayan bir baği (isyancı) öldürülebiliyor.
İsyan sebebiyle bir baği İslam dairesinden çıkmış sayılmaz. Bağiler henüz mevzilenip isyan etmeden önce telef ettikleri malları, akıttıkları kanları tazmin etmekle sorumludurlar. Fakat savaş halinde ehl-i adl’den birinin malını telef ederse tazmin etmesi gerekmez.
Gayrimüslimlerden alınan zimmet ve cizye (güvence bedeli) aç gözlülükten değil, bilakis bu uygulama; Müslümanların içinde yaşamasına karşılık İslam’a kazandırma amacı taşır. Çünkü onlar taklit ehlidirler. Bu arada gayrimüslim zimmî hükümdarın, köleleri üzerindeki sahiplik hakkı baki kalır (devamlılık kazanır) da.
Zimmet ehli (zimmî) aksine hareket etmedikçe; malı, canı, namusu tıpkı Müslüman gibi koruma altında olup, Müslümanların devamlı ahd ve emânın da bulunurlar.
Malum zimmet akdinin ana hükmü; mal, can, namus dokunulmazlığıdır. Ancak Arabistan yarımadasında ne bir kilise ne bir manastır, ne bir tapınak bırakılır, ne de bunların yeniden yapılmasına müsaade edilir. Çünkü Arabistan yarımadasında gayrimüslimlerin yerleşmeleri hukuken caiz değildir.
Bir zimmî içki, domuz gibi şeyleri bir gemiye yükleyip Dicle, Fırat nehirleri yoluyla İslam beldesinin ortasından geçirirse buna engel olunmaz.
Her hangi bir kişi; zimmîye Müslüman olması yönünde zorlamada bulunamayacağı gibi baskıda yapamaz. Dolayısıyla İslamiyet’i kabul etmek zimmeti düşürmeye kâfidir.
Daru’l harbe iltihakla zimmet bozulması bir yana hakkında mürted ahkâmı cari (geçerli) olur, Şayet Daru’l İslam’da karısı varsa kendisinden boşanmış sayılıp malları varisleri arasında taksim edilir. Fakat daha sonra yakalanıp esir edildiğinde mürted muamelesi görmeyip köle edinilir(öldürülmez), pişman olursa zimmet hakkı geri dönebilir.
Pişman olan zimmîye varislerine pay edilen malları geri alınıp, tüketilmiş olan malları tekrardan tazmin ettiremez.
Bir zimmî’nin cizye ödemekten imtina etmesiyle (çekinmesi) zimmeti bozmuş sayılmaz. Zaten zimmet sözle bozulmaz, hukuk dışı fiille bozulur. Keza bir zimmî Müslüman’ı kasten öldürürse veya kadına tecavüz ederse, ya da casusluk yaparsa vs. zimmet akdini bozmuş olmaz. Fakat bu suçlardan dolayı kendisine bir takım cezalar tatbik edilir.

MÜSTEMİN
Mültemin kendisine emân (güvence) verilmiş şahsa denir. İstimna ise; emân dilemek demektir.
Müsteminler de kendi içinde tasnife tabi tutulur, bunlar:
—Daru’l harbe özel bir izinle gitmiş Müslümanlar,
—Daru’l harbe emân ile girmiş zimmîler,
— Daru’l harpten daru’l harb’e izin ile gitmiş gayrimüslimlerdir.
Bir zimmî’nin kendi başına buyruk kesilip dar’ül harbe iltihak etmesine müsaade verilmez. Ancak bunun tam tersi bir harbi’nin; ticaret, sanat gibi maksatlarla Daru'l İslam’a girişine uzun müddet ikamet etmemek kaydıyla izin verilebilir. Uzun süreli ikamet etmemekten kasıt casusluk şüphesine meydan vermemek içindir.
Bir müstemin eşiyle birlikte İslamiyet’i kabul ettiğinde yanında bulundurduğu buluğa ermemiş çocukta İslamiyet’e tabii muamelesi görür. Ancak buluğa erişmesiyle birlikte tabiiyet son bulur.
Bir müsteminin Müslümanların aleyhine olabilecek eşyalarını daru’l harbe götürülmesine asla izin verilmez.
Bir müstemin Daru’l İslam’da kendi rızasıyla girdiğinde; zimmet akdini kabul etmek veya kendisine tanınan müddetten fazla ikamet etmesiyle zimmeti kabul etmiş olur.
Bir müstemin Daru'l İslam’da Arazi-i Haraciye satın almakla zimmeti kabul etmiş sayılır. Fakat aldığı arazi-i Haraciye için ödemesi gereken haracı tahsil etmeden satarsa zimmeti kabul etmiş sayılmaz. Hatta Arazi-i Haraciye bir yeri kiralayıp, araziyi ekmekte öyledir. Keza yine zimmeti kabul eden bir müstemin harbilere iltihak edemez. Ancak geri dönmek kaydıyla ticaret yapmasına izin vardır.
Bir müstemine hiçbir şekilde eziyet verilemez. Hatta hakkında gıybet dahi edilemez. Çünkü müstemin zimmî hükmündedir. Dahası zimmî'ye zulmetmek Müslüman’a yapılan zulümden daha kerih addedilir.
Daru’l harpte müstemin bulunan iki Müslüman’dan biri diğerini kasten öldürürse kısas gerekmez, diyet gerekir. Çünkü olay Daru'l İslam’da vuku bulmamıştır. Keza Daru'l harpte bulunan Müslüman’ın müstemin Müslüman’ı öldürdüğünde de hüküm aynıdır. Tabii ki bu hüküm İmamı Azama göredir, İmameyn’e göre kısas gerekir. Şayet bir Müslüman veya zimmî, Daru’l İslamda bir harbi’yi öldürürse kısas lazım gelmez. Zira harbi kısas hususunda zimmî ve Müslüman’a eşit değildir. Yani bu durum kısas ve eşitlik esasına dayanır.
Daru’l İslamda vefat eden bir müstemin’in malları varislerine verilmek üzere hıfz (saklanır) edilir. Şayet varisi bulunmazsa malları beytülmale kalır.
Müslümanlar aleyhine casusluk yapmamak şartıyla emân (sığınma, güvence) istemiş bir müstemin, daha sonra casusluğa cüret ederse emânı zail olur. Bu durumda Veliyyül Emr dilerse ganimet almak üzere esir eder, dilerse ibreti âlem için asıp öldürür.
Casuslukla suçlanan bir müstemin ispatlanırsa ceza verilir, aksi takdirde serbest bırakılır. Hatta casusluğu tescillendiğinde bile kendisine verilen emân (güvence) bozulmuş olmaz, ama hakkında ceza tertip edilir.
Bir müstemin, Daru'l İslam’da bir Müslüman’ı veya zimmîyi kasten öldürürse kısas gerekir. Çünkü Daru'l İslam’a gelmekle İslam hükmünü kabul etmiş olur.
Daru’l İslam’da iki müsteminden biri diğerini kasten öldürmekle kısas cari olur. Çünkü aralarında eşitlik söz konusudur
Bir müsteminin varisi bulunmazsa terekesi (mal geliri) beytülmale ait olur.
Daru’l İslam’da vefat eden bir müstemin yanındaki malları daru’l harpte veya Daru’l İslam’da bulunan varisleri adına hıfz (saklanır) edilir.
Faydalanılan kaynak: Hukuki İslamiye kamusu Ömer Nasuhu Bilmen.