O SEVGİ SELİ İKİ KAŞ ARASINDA

O SEVGİ SELİ İKİ KAŞ ARASINDA
ALPEREN GÜRBÜZER

Sevgi; sevgiliye tutkuyla tutulmaktır, aşk ise bu tutkunun pekiştirilmesidir.
Cibril Emin Allah-ü Teâlâ’ya:
—Ya Rabbı! Şu anda senin nezdinde en makbul kul kim diye sual eder.
Allah-ü Teâlâ:
—Falan şehirde, filan yerde bir köprüye git, oradan ilk geçeni gördüğün adamdır buyurdu.
Cibril Emin denilen yere geldiğinde kendi halinde fakir bir adam, omzunda bir iple odun toplamaya koyulmuş. Fakir adam odunları sırtlamak üzere iken o arada atlı bir süvari geliyor, derken atın parlamasıyla süvari yere çakılır. Tabiatıyla atlı yerinden doğrulur doğrulmaz fakir adamı başlar dövmeye. Neyse ki atlı hırsını yendikten sonra atına binip gitmeye koyulur. Fakat tam gideceği sırada, o fakir adam atın yularından tutup atlıya:
— Tüm bu olanlar benim yüzümden oldu, ne olur bana hakkını helal et diye yalvarır. Atlı tamam der ve çekip gider.
Cibril Emin olanları izledikten sonra fakir adamın yanına gelip:
— Bak, eğer bana Cibril Emin’in yerini söylemezsen az önceki atlıdan daha beter hale getirip seni şu gördüğün köprüden aşağıya atarım tehdidinde bulunur.
Adam çaresiz vaziyette murakabeye dalar ve akabinde der ki:
—Bütün yer ve gök tabakalarını taradım ama Cebrail yok, kala kala ikimiz kaldık, ben Cibril Emin olmadığıma göre o sen olsan gerektir.
Cibril Emin tebessüm edip:
—Allah sana bu yolu mübarek kılsın. Aslında buraya geliş maksadım Allah’ın sevgili kulu olduğunu müjdelemek içindi der ve oradan ayrılır.
Demek ki; gönüllere sevgi tohumu serpmek lazımdır. Zaten muhabbet oluşturan ışık gönül dostlarının iki kaşı arasında kodlu, yeter ki o ışığa talip olalım.
Mümini kırmak Allah’ı incitmek gibidir. Dolayısıyla “Bin defa Hacca gideceğine bir gönlün içine girmeye bak” diyen Yunus’un sesine kulak vermekten başka çaremiz yok. Asıl fetih sevgi kuşatmasıdır. Çünkü Yüce Allah (c.c); Resulüm... onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba davranışlı ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafında dağılıp giderlerdi (Al-i İmran, 199) buyuruyor.
Allah-ü Teâlâ Kâbe’yi dostuna yaptırıp 'Beyt-i halil' dedi, kalbi de aracısız ev kılıp 'Beyt-i Celil' dedi. Bu yüzden gönül yıkmak Kâbe’yi yıkmaktan daha ağır addedildi. Nitekim Kâbe’nin hamuru taş ve topraktan, gönlün mayası da sevgiden neşet buldu.
Efendimiz (s.a.v); Sen ne güzelsin, kokunda ne hoştur..Yemin olsun ki, müminin hürmet ve kıymeti senin hürmetinden daha büyüktür. Şüphesiz Allah sende bir şeyi haram kıldı, seni haram bölgesi yaptı. Fakat mümin üç şeyini haram kıldı; malını, kanını ve şerefini.. Birde mümin hakkında kötü zan beslemeyi (İbnu Mace, Taberani, Beyhaki, Heysemi) diye buyurmakta.
Efendimiz (s.a.v); “Birbirinizi tam sevmedikçe tam manasıyla iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın” buyurdu.
Allah Resulü bir başka hadisi şerifinde; “Amellerinizin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir” buyurmakta.
Kâinatta her şey sevgi ile kıpırdar. İşte o kıpırdayış cümle yaratılmışa hayat verir. Hele hele bu sevgi Allah için sevgi ise Harut ve Marut’un sihrini bertaraf edecek kadar tesir eder, hatta Nemrut'un ateşini gül bahçesine çevirecek güce erişir. Madem öyle; Allah neyi sevmemizi emrediyorsa müminde onu sevmeli, hem de ölümüne.
Bakın Mecnun Leyla'ya öyle sevdalandı ki zihninde tek isim belirdi: Leyla.
Mecnuna sordular:
— Adın ne?
Cevap verdi:
—Leyla... Zaten o, sürekli Leyla, Leyla diye adını anıp çöllere düşer bile. Neyse ki çölde yalnız değildir. Çünkü o artık gerçek Leyla'sını bulmuştur. Yani O çölde ilahi aşka kavuşmuştur. İşte sevgi bu.
Sevgilinin kapı eşiğinden tutunda evin çatısının saçaklarında uçuşan sineklerine kadar her şey sevilir, tabiî ki tüm bu uğraş sevgilinin hürmetinedir.
Meğer âleme renk katan iksir aşk imiş. Nasıl ruh katmasın ki, aşk İbrahim Ethem’e tacı tahtı terk ettirmiş.
Aşk Yunus’a; “Bir ben var, birde benden içeri” dedirttirmiş.
Ferhat Şirine olan aşkını dağlara söyleyip; “Kurban olam yol ver geçem” diyecek kadar kendinden geçmiş. Nitekim dağlar bile bu haykırış karşısında Şirin uğruna boyun eğmek zorunda kalmış. Bu aşk öyle bir aşk ki; Musa’nın Tur-i Sina’sına uzanır da.
O halde sevgi menziline edeple varmalı, ama nasıl?
—Önce tasavvuf arkadaşında 'fena fil ihvan' halini yakalayıp hem hal olmakla,
—Gönül dostunun iki kaşı arasında eriyip 'fenafişşeyh' olmakla,
—Nübüvvet kokusunu teneffüs eyleyip 'fena fi'r-resul' olmakla,
—Mutlak sevgide eriyip 'fenafillâh ve bekabillah' olmakla elbet.
Anlaşılan Allah sevgisine ulaşmada ilk basamak muhabbetle başlanılıyor, akabinde basamakların her biri cezbeyle yankılanır, derken ibadet amel ve gayret sonucu vuslat tamamlanır.
Sevgi sadece gönüllerle sınırlı değil. Zira Peygamberimiz önce gönülleri, sonra ülkeleri fethetti. Feth-i Mübin bunun en büyük misali zaten. Bu yüzden o nübüvvet sevgisi gönüllerde hala taptaze, duru ve saklı halde, kıyamete kadar tükenmeyecekte, bu böyle biline.
Malum destursuz girişilen işgaller gönüllere baskı kurarken, sevgi rüzgârı ise gönülleri suluyor. Şayet seviyor, tabi olabiliyorsak, ya da sevgilinin gözünde parlayan ilahi ışığa mest oluyorsak, o zaman bizi yolumuzdan hiçbir dünyevi güç alıkoyamayacaktır. Şurası muhakkak; sevgi yolundan vazgeçmeyi ölüm tehdidi bile durduramaz, tarih daha henüz sevgiyi yenen bir güç yazamadı, yazamaz da.
Güle hasretiz, nübüvvet kokusundan uzak kalalı bir hayli zaman oldu. Üstelik haramilerin sevgi iklimine hor bakıp üşüştükleri demden beri ruhumuzdan çok şeyler kaybettik. Her şeyden öte rahmet peygamberin duruşuna, bakışına, tebessümüne müştak kaldık.
Ya Rasulüssakaleyn! Salatullah, Selamullah Aleyka ya Habiballah! Senden uzak kalalı biçareyiz, bu yüzden şefaatine muhtacız...