Ben Niçin Peygambere İnanayım?

Ben Niçin Peygambere İnanayım?
Ölmüş. Hem de öleli 1400 yıl olmuş. Yaşarken aklı başında olan insanlardan pek çok kişi ona inanmamıştı. Karşı çıkmıştı. Hatta savaşmışlardı bile onunla. Şimdi ben tarihi bir şahsiyetin peygamberliğini tasdik edersem bu ne anlama gelecektir? Ebu Leheb, Ebu Cehil, Velid Bin Mugire gibi Mekke’nin hem kodaman hem bilgili, kültürlü hem de zeki insanlarından daha mı doğru düşünmüş olacağım bu konuda?

Peygambere iman bir zekâ, bilgi, kültür işi olsaydı bu devirde herkesin ona inanması gerekirdi. Çünkü çağımızda insanlar gördükleri eğitim sayesinde hem zekâlarını geliştirmişler hem de çok bilgili ve kültürlüler. Peygamberimiz (s.a.s) zamanında ise pek az insan okuma yazma biliyordu. Onlar da aldıkları özel bir eğitimle bunu elde ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s) ve pek çok sahabe, ne okula gitmişler ne de okuma yazama biliyorlardı.

Peygambere iman bir bilgi ve kültür, zekâ işi olsaydı bu dine önce Yahudiler girerdi. Hâlbuki Medine’de pek az Yahudi bu dine girdi. Ekseriyeti düşman kesildi. Oysa Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle onlar peygamberimizi (s.a.s) kendi öz evlatlarından daha yakin bir şekilde tanıyorlardı (bk. Bakara suresi, 146).

Peygambere iman bir zorunluluktur. Evrenin yasaları, insanın ruhsal yapısı insanı buna zorlamaktadır. Aslında ruhsal düzeyde her insan peygambere iman kabiliyetiyle donatılmıştır. İnsanın peygamberlere inanmaması evrenin gerçekliğine ve kendi doğasına aykırı düşmektedir. Asıl şaşılacak şey, insanların peygamberleri inkâr etmeleridir.

Evrensel olgular, insanların peygamberlere inanmasını gerekli kılmaktadır. Yeryüzünün en büyük fenomeni güneştir. İnsanlık tarihi boyunca binlerce insan topluluğu, kabile, millet ona taptı. Hâlbuki o bir ilah değildi. Kuran-ı Kerim’in tabiriyle o bir ayetti. Yüce Allah’ın pek çok güzel ismi onda tecelli etmektedir: El-Azim, El-Aliyy, En-Nur, El-Kadir, El-Kerim, Er-Rahman… Ay da Allah’ın (c.c.) güneşten sonra en büyük bir başka ayetidir. Ay, ışığını güneşten alması dolayısıyla inanç dünyasında peygamberleri karşılar. Peygamberler Allah’tan (c.c.) aldıkları nuru (vahyi) insanlara ulaştırırlar. Cehalet karanlığında onlar insanları aydınlığa çıkarırlar. Onların nuru kendilerinden değildir, Allah’tandır. İnsanlar ister bu bilgilerin farkında olsun isterse olmasın ruhsal dünyalarında bu bilgi doğuştan itibaren vardır. İnsanlar rüyalarında dünyadaki fenomenleri anlamlarına uygun olarak görürler. Ama uyanınca bunları bilmezler. Örneğin insan rüyasında inek görür, bunun ne anlama geldiğini uyanınca rüya tabirinden öğrenir. Hâlbuki ruhsal dünyası rüya tabirinin bildirdiği bütün bilgilere daha önceden en üst düzeyde sahipti. Bunun için rüyada ilgili anlamla onu görmüştü. Ama bunun bilincinde değildi. Bunun gibi ruhsal evrende inanç dünyasında Cenab-ı Allah’ı temsil eden güneş ile aynı şekilde peygamberleri temsil eden ay, gerçek birer fenomen olarak iman esaslarını adeta evrensel bir dille her bir insana haykırmaktadır.

Hz. Ebuzer (r.a.) peygamberimize (s.a.s) ilk iman eden sahabelerdendir. İslamiyet’ten önce de İslam’a yakın bir inanca sahipti. Adeta İslam dininin arayışı içerisindeydi. Hz. Ebubekir’le (r.a.) arasındaki şu konuşma güneşin inanç dünyasında taşıdığı sembolik dile açıklık getirmesi açısından ilginçtir:

‘Bir gün Hz. Ebubekir (r.a) peygamberin (s.a.s) huzurunda bulundukları sırada kendisine: ‘Ebuzer,’ dedi. ‘Cahiliye döneminde herhangi bir şeyi tanrı olarak tanır mıydın?’ ‘Tabii,’ diye cevap verdi. ‘Hatırladığım kadarı ile güneş ile birlikte kalkar ve harareti beni etkileyinceye kadar dua edip durur, etkileyence de kesilmiş ağaç gibi düşerdim.’ Hz. Ebubekir, ‘Peki ne tarafa yönelirdin?’ diye sorunca şöyle cevap verdi: ’Bilmem, sadece Allah’ın beni yönelttiği tarafa…’

İnançsız insanlar çok zeki, bilgili, kültürlü olabilirler. Ama evreninin inanç dünyası açısından şiirsel (sanatsal) diline kulaklarını tıkadıkları için güneşle ayın neyi temsil ettiklerini bilemezler. Oysa peygambere uyan ve insanların köle, ayak takımı diye küçümsediği Mekke’deki ilk Müslümanlar’ın büyük çoğunluğu, görünüşte bilgi, kültür ve zekâca inançsızlardan zayıftılar, ama onlar evrenin inanç dünyası açısından sunduğu bu tür mesajlarını dosdoğru algılayabiliyorlardı. Bu sayede peygamberimize (s.a.s) hemen iman etmişlerdi. Bu inançlarında o kadar sebatkâr idiler ki, her türlü işkenceye rağmen de ondan asla taviz vermiyorlardı. Çünkü iman, özellikle peygambere iman bir zekâ, kültür, bilgi işi değil, günahlardan uzak durma meselesidir. Yani günahla kirlenen bir nefis evrenin inanç dünyası açısından sunduğu tebliği, mesajları algılayamaz. Günahlar buna mani olur. Onun zekâsının, bilgisinin, kültürünün önünde günahları adeta bir sis tabakası gibi hak dine girmesinde, hususiyle peygambere iman etmesinde engelleyici bir rol oynar. Böyle birisi hemen inkâr yolunu tutar. İman etmesi için günahlarına tövbe etmesi gerekir. Günahlar, inançsız insanı inkârla kendisini savunmaya iter. Bu, bir kişinin suç işleyip de bundan kurtulmak için işlediği suçu kabul etmemesine benzer. Peygamberleri inkâr eden insanların zekâlarında, bilgi ve kültürlerinde bir problem yokken özel hayatlarında peygamberlere iman etmeyi engelleyen büyük bir günah veya günahlar, hatta zulümler söz konusu olabilir. Nitekim onlarca Kuran-ı Kerim ayeti bu sözlerimizi doğrulamaktadır. Ama zulme uğrayan, nispeten daha az günahı olan kişiler zekâ, bilgi, kültür açısından aşağı tabakadan da olsalar bile evrenin inanç dünyası açısından sunduğu mesajları eksiksiz, dosdoğru algılayabilmektedirler. Bu sayede peygamberimizin (s.a.s) tebliğine hemen olumlu cevap verebilmektedirler. Ömründe bir kere bile yalan söylemeyen, yoksulları ve yetimleri koruyup gözeten, kavmi tarafından güvenilir kişi diye adlandırılan birisi (Muhammed’ül-Emin), Allah (c.c.) hakkında nasıl yalan konuşabilir? Bana vahiy geliyor diye insanları nasıl kandırabilir? Böyleleri hemen onun gerçek bir peygamber olduğunu kavrarlar ve zerre kadar da onun peygamberliğinden şüphe duymazlar.

Peygamberlerin hak olduğuna dair ikinci delil, insanın doğasından gelir. Bu, rüyalardır. Tabii konumuza giren rüyalar, hak olanlarıdır. Bilindiği üzere rüyalar üç kısma ayrılır. Bunlar: Şeytani rüya, nefsanî rüya, hak rüya olmak üzere. Hak rüyaların özelliği, olduğu gibi çıkmasıdır. Yani bu rüyalar gelecekten haber verirler. Rüyayı gören kişi, bir zaman sonra bunların gerçekleştiğini görür. Bu rüyalar tamamen gerçek olan sahnelerden olabileceği gibi sembollerden de meydana gelebilir. Ama ayırıcı özelliği, geleceği haber vermesidir. Gelecek, gayptır. Gayp, bilinmeyen demektir. Bilinmeyenden haber veren, yüce Allah’tır. Peygamberlere indirilen vahiy de böyledir. Vahiyde bilinmeyenden haberler yoğunluktadır. Geleceğe dönük haberler, özellikle ölüm ötesi yaşam vahyin en temel bilgileridir. Bu açıdan vahiy ile hak rüyalar doğaları gereği bazı noktalarda birbirine benzerler. Hak rüyayı gören kişi, tıpkı bir peygamber gibi gayptan bilgi almaktadır. Onun için peygamberimiz (s.a.s) ‘Hak rüya, peygamberliğin 46’da bir parçasıdır.’ diye buyurmuşlardır. Çünkü hak rüyayı gören kişi bu delille vahyi hiç itirazsız kabul edebilir. Bu noktada şöyle bir itiraz varit olabilir. Ama hak rüyayı herkes göremiyor ki? Doğru, herkes göremiyor. Ama ömründe bir kere de olsa gören pek çok kişi var. Ayrıca belirtmek gerekir ki, ömründe bir defa da olsa pek çok kişi böyle bir rüyadan yoksun kalabiliyor. Ama böyleleri de yakınlarından, tanıdıklarından, eş dostlarından pek çok kişinin böyle bir rüya gördüğüne dair görmüşçesine bir kanaate sahip olabiliyorlar. Kısacası hak rüyalardan yoksun olsak bile pek çok kişinin şahadeti ile bunların gerçekliğine inanmaktayız. Hak rüyaların varlığı, peygamberlik kurumunun en büyük kanıtlarından birisidir.

Peygamberimizin (s.a.s) hak oluşunu sadece bu iki delil, yani evrensel kanunlar ile insan doğası ispat etmiyor. Peygamberimizin (s.a.s) peygamberliğinin en büyük delili Kuran-ı Kerim’dir. Kuran-ı Kerim her yönü ile bir mucizedir. Peygamberimizin (s.a.s) peygamberliğine sınırsız delillerle işaretlerde bulunur.

Kuran-ı Kerim’in okumasını, anlamını bilmeyen insanlar, namaz kılan, bu kitabı okuyan, onun kelimeleri ile zikir yapan insanların yüzlerine şöyle bir baksın. Göreceklerdir ki, bu insanların üzerlerinde bir ruhaniyet vardır. Nur Allah’ın hediyesi olarak genellikle bu yüzlere sunulmuştur. Elbette bu sözümüz Kuran’ı Kerim’den habersiz kişileredir. Kuran-ı Kerim’in mucizesi en çok mesajlarında görünür. O gerek insanları gerekse toplumları hem dünyada hem ahrette kurtuluşa çağırmaktadır. Sözün özü peygamberimizin (s.a.s) hak oluşunun en büyük kanıtı, kıyamete kadar sürecek delili, Kuran-ı Kerim’dir.

Peygamberimizin (s.a.s) hayat hikâyesi de onun peygamberliğinin hak oluşuna delil binlerce iz taşımaktadır. Hele mucizeleri asla küçük görmemelidir. Onları tabiat kanuna aykırı diye ret etmemelidir. Çünkü bu mucizeler hak olmasaydı, peygambere karşı çıkan insanlar tarafından daha o zamanda yalanlanırdı. Ayrıca binlerce sahabe hadislerde söz birliği etmişçesine değişik kanallarla bunları rivayet etmezlerdi.

Allah (c.c.) her birimize peygamberimize (s.a.s) gereği gibi iman etmeyi ve zor günlerde onun şefaatlerini nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

muhsin iyi 22 Mart, 2013 - 11:46

Batı Medeniyeti, Teknoloji, İslam, İman
Yüce Allah (c.c.), iman konusu olan şeyleri sadece hak kitaplarında anlatmamış, insanın nefsinde ve evrende çeşitli ayetlerle bunları desteklemiştir. Öyle ki, insan günahlara bulaşmasa, Allah’ın bizden istediği temel imani umdelere kendiliğinden inanırdı. Bunun için hak kitaplara ve peygamberlere bile lüzum duymazdı. Çünkü yeryüzündeki ve insan üzerindeki her şey bir kitap gibi iman esaslarından söz etmektedir: ‘Onlara yeryüzünde ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki böylece onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet suresi, 53)’

Yeryüzündeki kuşlara bakarak onların uçma kanunlarını keşfedip maddeye uygulayıp dev uçakları yapan insan aklı, neden kendisindeki, dünyadaki, evrendeki sonsuz sayıdaki varlık, olay ve olgulara bakıp da imani konularda derinleşemiyor? İnsanoğlu maddi alanda ilerlerken neden imani sahada geriye gidiyor?

Yüce Allah (c.c.), her şeyi imani konulara işaret olmak üzere yaratmıştır. İmani konulara işaret etmeyen, onları açıklama ve yorumlama niteliği olmayan hiçbir şey yoktur. Yüce Allah (c.c.) zatını, peygamberlerinin ve hak kitaplarının hakikatini, melekleri, ahreti, kaderin yazıldığı kitap olan Levh-i mahfuzu, kısacası amentünün şartlarını insanların duyu organlarından saklamış, ama bunlara işaret eden pek çok varlık, olay ve olguyu gözler önüne sermiştir. Hele bugün insanların icat ettiğini sandığı pek çok alet, araç gereç hep bu iman esaslarını güçlendirmeye, anlamaya hizmet etmektedir. Yoksa yüce Allah (c.c.) imani konuların derinleşmesine katkısı olmayan şeyleri yaratmadığı gibi yaratılmasana da müsaade buyurmazdı. ‘Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (insan suresi, 30)’ Ayrıca Allah (c.c.), abes olan şeyleri yaratmaktan uzaktır: ‘Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline! (Sad suresi, 27)’

Yüce Allah (c.c.) bugün insanların icat ettikleri için gurur ve kibirden şiştikleri teknolojik araç ve gereçleri niçin yoktan yaratmıştır? Bazıları diyecek ki, her teknolojik alet, araç gereç birer nimettir, bu açıdan insan hayatını kolaylaştırmaktadır. Ama bu konuya çok yüzeysel bir bakış açısıdır. Yüce Allah (c.c.) eşyaya, varlıklara, olay ve olgulara bir de öte anlam yüklemiştir. Bu öte anlam nihayetinde iman esaslarına yardımcı olan, onu açıklayan birer kelimeye dönüşmektedir. Onun için rüyalarımızda gördüğümüz her şeyin bir anlamı vardır. Yani varlıklar, olaylar ve olgular görünürdeki anlamların ötesinde derin birer anlama da sahiptirler. Buna öte anlam (dini mana) diyebiliriz.

Bir Müslüman bu açıdan idealisttir, materyalist değildir. Bakışı görünenin ötesine ulaşmaya çalışır. Yüzeyde kalmaz. Onun için her şey iman esaslarının anlaşılmasına, açıklamasına hizmet eder. Yüce Allah (c.c.) hayatı bunun için yarattığı gibi her şeyi de bu amaca hizmet için kullanmaktadır. Materyalist birisi için teknolojik aletlerin, araç ve gereçlerin tek işlevi vardır: ‘Hayatı kolaylaştırmak.’ Ayrıca materyalist kafa teknolojik alette, araç ve gereçte Allahın kudretini görmek istemez. Onu insanların icat ettiğini düşünür. Bu düşüncedeki gurur, kibriyle şirke düşer. Müminse teknolojik ürünü tamamen Allah’a mal ettiği gibi onda imani konulardan da dersler çıkarır.

Bilgisayarlar, kameralar, kasetler, diskler ve bunlar gibi sesi ve görüntüyü kaydeden şeyler… Kiramen kâtibin meleklerine işaret etmiyor mu? Yine bunlar kaderi bilgilerin yazıldığı Levh-i mahfuzun işlevini hatırlatmıyor mu? Füzeler yüce Allah’a ve manevi âlemlere ulaşma isteğini sembolize etmiyor mu? Uçaklar, otobüsler, arabalar, telefonlar çok kısa bir sürede dostları birbirine kavuşturmaları dolayısıyla, hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere, cennet hayatında müminlerin istedikleri zaman hemen dostlarıyla buluşmalarına, biraraya gelmelerine imada bulunmuyor mu?..

Avrupa’da Rönesans’tan beri pek çok teknolojik alet, araç gereç icat edildi. İtiraf etmek gerekirse, biz Müslüman ülkeler bu durum karşısında önce çok büyük bir bunalım, kompleks yaşadık. Bu yüzden önceki çağlarda bu teknolojik aletlere, araç gereçlere önce şüphe ile baktık. Avrupa medeniyetini bu yüzden pek yakından takip de edemedik. Üstün bir dinin müntesipleri olarak küçük gördüğümüz kâfirlerin icat ettiği teknolojik ürünleri nasıl hemen alıp kullanabilirdik ki?.. Sonra, devlet adamları, kafası çalışan bazı kişiler bu yanlış düşüncenin farkına vardılar. Hep bir ağızdan İslam dininin kâfirlerin icat ettiği teknolojiyi almaya mani olmadığı gibi bizzat teşvik etmekte olduğunu söylediler. Bu sözler bizlere biraz moral verip kendimize gelmemizi sağladı. Avrupa’ya açılmamıza vesile oldu. Tanzimat devri, bu açılışın devlet çapında önemli bir hareketidir. Ama bu sefer de başka bir bunalım ve kompleks baş gösterdi. Bu teknolojik ürünlere nasıl İslami bir bakış açısı getirilecekti?.. Maalesef bu konuda Müslümanları tatmin eden, onlara yol gösteren büyük düşünürlerden yoksun olduğumuz için bu teknolojik ürünler öte anlamları ile anlaşılamamıştır. Fitneye neden olmuştur. Şeytanların vesveseleri ile inançsızlığa, imansızlığa kapı açmıştır. Bizde, yani Osmanlı’da ve Türkiye’de Tanzimat’tan beri pek çok aydınımızın dinsizliğe, imansızlığa ve küfre düşmelerinin en temel nedeni bu teknoloji ürünlerinin öte anlamlarının bilinmemesidir. Bu konu üzerinde düşünülmemesidir.

Bugün Müslümanların çoğu teknolojik ürünleri kendilerine yakışacak şekilde, yani yüce dinlerine uygun olarak inanç dünyalarında pek hazmedememişlerdir. Teknolojik ürünler bilerek veya bilmeyerek Müslümanların inanç dünyalarında Deccal’in aletleri, araç gerekleri gibi bir hizmet görmektedirler. İnsanları dinsizliğe ve imansızlığa sürüklemektedirler. Daha da kötüsü insanlar bunun farkında olmamaktadırlar. Çünkü bu olgu bilinçaltında meydana gelmektedir. Çoğu kişi kendisini Müslüman sayarken teknolojik ürünler karşısında aldığı yanlış tavır, bilgi ve şuur eksikliği nedeniyle bilinçaltında dinsizlik ve imansızlık lehine büyük bir bunalım ve kompleks içerisinde bulunmaktadır. İnsanlar son nefeste imanlarını genellikle bu konuda bilinçlenmeme yüzünden kaybetmektedirler. Allah (c.c.), bizleri bu afattan korusun. Âmin.

Teknolojik ürünler yüce Allah’ın (c.c.) insanlara imtihan için sunduğu, yarattığı nesneler olarak görülmedikçe bu olumsuz durum devam edecektir.
‘O, bütün çiftleri yaratandır. Üzerlerine kurulasınız, sonra da kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve ‘Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.’ diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır. (Zuhruf suresi, 12-14)’

Yukarıdaki ayet, birkaç açıdan dikkat çekmektedir. Bunlardan birisi, Allah (c.c.) hem hayvanları hem de gemileri yaratandır, demektedir. Oysa gemiler insanlar tarafından yapılmaktadır. Ama yüce Allah (c.c.) yukarıdaki ayette bunu sahiplenmektedir. Çünkü geminin yapılması O’nun izni ile olmuştur. Geminin yapılmasına lazım gelen her şeyi O yoktan yaratmıştır. Gemiyi yapmayı planlayan kişiye ilham eden O’dur. Geminin yapılmasında harcanan bütün enerji O’ndan gelir. ‘ Halbuki Allah sizi ve yaptığınız şeyleri yarattı (Saffat suresi 96).’ Tabii geminin suda dayandığı tabiat kanununu yaratan da yüce Allah’tır. İşte bütün teknolojik ürünler de bunun gibidir. Her şeye, özellikle her teknolojik ürüne bu gözle bakmak gerekir. Onu iman nazarıyla algılamak lazımdır. Bu sayede ayetin bir başka veçhesi karşımıza çıkmaktadır. Bu teknolojik ürünleri tıpkı hayvanlar ve gemilerde olduğu gibi Allah’a (c.c.) övgü vesilesi yapmak (şükür ve hamd) üzerimize düşen bir kulluk borcudur.

Tahmin ediyoruz ki, Müslüman atalarımız develerine, atlarına ve eşeklerine… bindiklerinde bu hayvanlara bakıp her zaman Allah’a şükredip hamd ediyorlardı. İnsanlar acaba bugün arabalarına bindiklerinde akıllarına bu geliyor mu? Yukarıdaki ayeti hiç düşünüyorlar mı? Onu yoktan yaratan, emrine veren yüce Allah’a şükredip hamd edebiliyorlar mı? Bunu arabası olan her insana özel olarak soruyorum. Bunun cevabı ‘hayır’sa bunun altında, Allah göstermesin, arabanın yaratıcısı olarak yanlış bir itikat içimize sinmiş olabilir. Elbette bunun farkında değilizdir. Bilinçaltı dünyamızda böyle bir nankörlük olabilir. İnsanlar çağımızda her teknolojik ürüne böyle farkına varmadan yanlış ve kendilerini batıl bir itikada, küfre götüren bir anlam yükleyebilmektedirler. Bunun kökeninin çok eskilere dayandığını düşünebiliriz. Batı medeniyetine hayranlığa kadar varan bir iz bilinçaltımızda bulunabilir. Günde 70 (bir başka rivayette 100) kere istiğfar eden peygamberimizi (s.a.s) örnek alarak bu tür şirk, batıl, küfür noktaları için bizler de her zaman tövbe ve istiğfar etmeliyiz.

Her teknolojik ürünü kullanırken bunun yaratıcısının Allah (c.c.) olduğu bilinciyle hareket edip Allah’a şükr ve hamd bir kulluk borcudur. Bu sayede umarız ki, teknolojik ürünler nedeniyle bilinçaltımızda bulunan Allah’a (c.c.) karşı nankörlük, küfür ve batıl damarları helak olur inşaallah.

İnsanlar arabalarına bindiklerinde Allah’a şükür ve hamd şurada dursun, genellikle büyük bir nankörlük içerisinde bulunmaktadırlar. Arabalarının eskidiğini, modasının geçtiğini hatırlayıp en kısa bir zamanda ne zaman daha iyisini alacaklarını hesap etmektedirler. Gözleri hep daha iyi bir arabada olmaktadırlar. Her şeyin bir zamanı vardır. İnsanların Allah’a (c.c.) gerçek manada şükür ve hamdleri de nimetleri tadarken olmalıdır. Bunun zamanı da yukarıdaki ayette ifade edildiği gibi arabaya oturdukları, üzerine kuruldukları zamandır.
‘Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı ancak güçlüklere katlanarak varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, pek merhametlidir. (Nahl suresi,7)’

Teknolojik ürünlerin çoğu neden Batı medeniyetinin ürünü oldu da İslam medeniyeti bu konuda geri kaldı? Bu sorunun cevabı da dinidir. Biz bu soruyu dini bir çerçeveden alıp psikolojik bir açıdan yanıtlamaya çalışacağız.

Batılı insanların kafasında bir kuşku melekesi oluştu. Kuşku zekânın çalışmasında adeta motor gibi bir hizmet görür. Kuşku bilimin ve sanatın güç kaynağıdır, hareket ettiricisidir. Bu kuşkunun kaynağı Hıristiyanlıktı. Çünkü Hıristiyanlık akıl ve mantığa dayanmıyordu. Hıristiyanlığın temeli hak dine dayansa da bu din kısa zamanda o kadar çok tahrif edilmişti ki, aslından pek az şeyi koruyabilmişti. Hurafelerle dolmuştu. Bir de tabii yüce Allah’ın (c.c.) hikmeti gereği Hz. İsa’yı (a.s) babasız olarak dünyaya getirmesi buna (yani kuşkuya) hizmet ediyordu. Kuşku, kaynağını ve gücünü dinden alarak Avrupalının zihninde bir meleke olarak gelişti, yerleşti. Bunu önceleri dine karşı kullanmaları mümkün değildi. Çünkü kilise ve çevre buna imkân vermemekteydi. Onun için bu dinsel kuşkunun bastırılması gerekiyordu. Bastırılan bu dinsel kuşku bilinçaltından yükselip önce güzel sanatlar alanında (Rönesans) yeniliklerle kendisini gösterdi. Din de az da olsa bundan payını aldı (Reform). Sonra, bilimdeki gelişmelerle ve onun paralelinde teknolojik alandaki buluşlarla bu kuşku yükselerek adeta yeşerdi. Tüm dikkatini maddeye, doğa yasalarına yöneltti. Dünyaya, evrene hakim oldu.

Batı medeniyeti böyle bir kuşku temeli ile doğduğu için teknolojik ürünlere de Müslümanlar haklı olarak önce büyük bir kuşkuyla baktılar. Kabullenmeleri kolay olmadı. Şimdi bile çekilen hazımsızlık bu yüzdendir.

Müslümanlar ise dünyaya değil ahrete müştaktırlar. Hayatlarında ve dinlerinde kuşku uyandıracak bir şeyleri yoktur. Bu yüzden zekâlarında kuşku melekesi pek oluşmadı, daha doğrusu pek gelişmedi. Onun için Müslümanlar tarihte Batılı anlamda büyük bir bilimsel ve teknolojik gelişme yaşamamışlardır. Ama bu bir eksiklik değildir. Komplekse, bunalıma girmeğe hiç gerek yoktur. Hatta bu bir üstünlüktür. Çünkü kıymet hükümleri dünyaya değil, ahrete göre olmalıdır. Cennette dünyadaki teknolojik ürünlerin ne değeri olacaktır ki?.. Kim ister ki, atalarının dinlerinden kuşkulanıp bunu çeşitli nedenlerle maddeye, tabiat olaylarına yöneltip bazı keşiflerde bulunup da bunlardan teknolojik ürünler yapsın?.. Batılıların yaşadığı tarihsel tecrübeye kim heves edebilir?..

Müslüman’ın teknolojik ürünlere bakışını düzeltmesi çok önemlidir. Bu onları icattan daha büyük bir önem arz etmektedir.

Teknolojik ürünleri kullanmada herhangi bir kuşkuya mahal yoktur. Yüce Allah (c.c.) her teknolojik ürünü bir hikmetle ve insanların yararına uygun olarak yaratmıştır, yaratmaktadır. Onlara bir Müslüman olarak gönül rahatlığı ile sahip olup yüce Allah’a bunları yarattığı için hamd u senada bulunmalıyız.

Yüce Allah (c.c.) her birimize hidayet ve son nefeste iman nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi



muhsin iyi 22 Mart, 2013 - 11:48

Kuran-ı Kerim’i Okuma ve Anlama
Kuran-ı Kerim Allah’ın (c.c.) ezeli ve ebedi sözüdür. Yaratılmamıştır. Yani aslı, ruhu, özü mahlûk değildir. Eğer insanlar onun mahlûk olduğuna inansalar yoldan saparlardı. Çünkü sonuçta dünyadaki her şey yaratılmıştır. Birer mahlûktur. Mahlûk olan şeylerde imtihan gereği bazı kusurlar olabilir. Yaratılmış varlıklar acizdirler. Güçleri sınırlıdır. Oysa Kuran-ı Kerim bunlardan beridir. Allah’ın ezeldeki ilminin kaydedildiği Levh-i Mahfuz’dan indirilmiştir. Kuran-ı Kerim’in sesi, kaydedildiği harfleri, kitabı ise birer mahlûktur. Bunlar sonradan yaratılmıştır. Bunda da bir rahmet vardır. Zira bunlar Kuran-ı Kerim’e perde olmasaydı Kuran-ı Kerim’e karşı bilerek veya bilmeyerek yapılan bazı edepsizlikler anında çok büyük cezalara çarptırılırdı.

Kuran-ı Kerim’i elimize almadan abdestli abdestsiz ezberden okuyabiliriz. Ama kitap olarak Kuran-ı Kerim’i elimize abdestsiz almamalıyız.

Çoğu Kişi Kuran-ı Kerim’i orijinalinden okumanın kıymetini bilmez. Meal ve tefsir okumanın bunun üstünde olduğunu düşünür. Kuşkusuz Allah (c.c.) kelamının anlamını bilmek çok önemlidir. Ama bu önem asla orijinal Kuran-ı Kerim okumanın önüne geçemez. En iyisi orta yolu takip edip orijinal Kuran-ı Kerim okuma yanında meal ve tefsir okumaları da ihmal etmemek gerekir.

Kuran-ı Kerim okunmaya başlandığında konuşan yüce Allah’tır. Onun için derler ki, Kuran-ı Kerim okuyan kişi, Allah’la konuştuğuna yemin etse, bunda yalan söylememektedir. Söz ise büyük bir güçtür. Ondan daha büyük kudret sahibi bir şey yoktur. Çünkü yüce Allah (c.c.) her şeyi sözle yaratmıştır. ‘Bir şeyi dilediği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir (Yasin suresi, 82).’ Kuran-ı Kerim bu açıdan helal bir sihirdir. Yüce Allah (c.c.)Kuran-ı Kerim’i okuyanlara çeşitli dünyevi ve uhrevi nimetleri yaratır. Onları kaza ve belalardan korur. Hastalıklarına şifa verir. Kuran-ı Kerim’i çok okuyanlar bu mucizelere kanıksamışlardır.

Bütün varlık âleminin sırları Kuran-ı Kerim’de gizlidir. Bu açıdan Kuran-ı Kerim Levh-i Mahfuzun küçük bir prototipidir. Yüce Allah, ‘Yerin karanlıklarında da hiçbir dane, hiçbir yaş hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın (En’am suresi, 59).’ buyurmaktadır. Buna Kuran-ı Kerim’in icazı diyebiliriz. İcaz, insanı hayrette bırakacak kadar derinlik demektir. Az sözle çok büyük manaların karşılanmasıdır. Kuran-ı Kerim’in derinliğini ancak gerçek âlimler kavrayabilir. Onlar da bunda büyük bir acizlik yaşarlar.

Nasıl bir yazar, bir şair insanların kendi eserlerini okumalarından zevk alıp memnun olursa yüce Allah (c.c.) da Kuran-ı Kerim’i okuyan kullarından böyle razıdır. Peygamberimiz (s.a.s) güzel bir sesle Kuran-ı Kerim’i okuyan birisini yüce Allah’ın (c.c.) dinlemekten hoşnut olduğunu belirtmiştir.

Her şeyin bir sırrı vardır. Kuran-ı Kerim’i çokça okuyanların sırları da bu dünya imtihanını çok kolay ve ihsan edilen türlü nimetlerle çok zevkli bir şekilde geçirmesidir. Onlar bunu uzun okumalardan sonra anlarlar ve Allah’a (c.c.) sonsuz şükürlerde bulunurlar. Kuran-ı Kerim hem insanın üzerindeki ağır yükleri kaldırıcı hem de akla ve hesaba gelmeyen nimetleri celbedicidir. İnsan Kuran-ı Kerim’i okumaya devam ettikçe onun pek çok mucizesine bizzat tanık olur.

Peygamberimizin (s.a.s) en büyük mucizesi Kuran-ı Kerim’di. Bu mucize el’an devam etmektedir.

Kuran-ı Kerim’i okudukça kişinin nuru artar, imanı derinleşir. Kuran-ı Kerim’in ahrette şefaat vesilesi olduğu hadislerde geçmektedir. Bütün bu nimetlere ermek için Kuran-ı Kerim’i orijinalinde okumayı bilmek gerekir.

Yılda en az iki hatim Kuran-ı Kerim’in üzerimizdeki hakkıdır.

Bu zamanda bazı insanlar Kuran-ı Kerim’in orijinalini okumayı küçümsemekte ve onun yerine görünüşte Kuran-ı Kerim mealini okumaya önem vermektedirler. Bunlar genellikle sünneti ve hadis-i şerifleri de inkâr yoluna sapmaktadırlar. Hak mezhepleri de tanımamaktadırlar. Hasbelkader gençliğimde bende de bu tür bir eğilim vardı. Farkına varmadan o yoldaki insanlarla karşılaştım, dostluklar kurdum. O zaman yavaş yavaş idrak ettim ki, böyle bir yola giriş nedenim biriktirdiğim markların zekâtını vermemektir. O zamanlar Alman parası iyi artıyordu. Tasarruflarımı genellikle ona yatırıyordum. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah (c.c.) yüzden fazla ayetle zekât vermeyi açıkça veya dolaylı olarak emrediyordu. Ama bunun miktarını söylemiyordu. İşte bu yeni dostlarım bana bu konuda yardımcı oluyorlardı. Zekâtın miktarı peygamber (s.a.s) hadislerinde ve mezhep hükümlerinde vardı. Bunları ortadan kaldırdıktan sonra işler kolaylaşıyordu. Gönlümüze göre bunun miktarını tayin edebiliyorduk. İtiraf ediyorum, acaba o dönemde iken hiç zekât verdim mi, diye şimdi kendi kendime soruyorum. Allah affetsin, bu konuda dilencilere zekât niyetiyle verdiğim bozuk paralar dışında bir şey hatırlayamadım. Bir de namazlarda sünnetleri kaldırıverdim. Hatta arkadaşlar Kuran-ı Kerim’de üç vakit namaz emrediliyor diyorlardı bir ara. Biz de nefse kolay geldiği için bu yola girdik. Şükür hatamızı daha sonra anlayınca bu hallere tövbe edip elimizden geldiğince üzerimize düşen zekât borçlarını ödemeye ve kaza namazlarını kılmaya çalıştık.

Şimdi kendimi tarafsız bir şekilde değerlendirince o zamanlar bu yola niçin girdiğimi daha iyi anlamaktayım. Oysa o sıralarda kenar meallere azıcık bakarak da olsa orijinal Kuran-ı Kerim’i okuyunca anlayacak seviyedeydim. Maalesef o zamanlarda asıl amacım Kuran-ı Kerim’i anlamak değil Kuran-ı Kerim’in anlamını nefsime göre yorumlamak ve yaşamaktı. Benim gençliğimde yaşadığım bu hatayı şimdilerde üzülerek söylemek gerekirse çevremdeki pek çok gençte de görüyorum. Nedense insanlar keşfedilen Amerika kıtasını yeniden keşfetmeyi marifet sanıyorlar. Daha doğrusu nefis ve şeytanlar aynı veya benzer yollarla insanları aldatıyorlar. Yaşananlardan insanlar pek az yararlanıyorlar. Tecrübeleri pek dikkate almıyorlar.

Elbette gençler iyi niyetle meallere yöneliyorlar. Amaçları Kuran-ı Kerim’i anlamaya çalışmaktır. Ama Kuran-ı Kerim’in gerçekliğini yaşamış olan peygamberimizin (s.a.s) sünnetinden ve hadis-i şeriflerinden mahrum olduklarında, özellikle hak mezheplerin binlerce, hatta milyonlarca aklın yerini tutan hükümlerinden yoksun olduklarında nefislerinin ve şeytanlarının oyuncağı olup kalmaktadırlar. Benim yaşadığım şey, tecrübem de bundan ibaretti. Elbette onların yaşadıklarını yaşamasaydım şimdi onları anlamam mümkün değildi. Belki de bu tecrübeden tek kazancım da bu oldu.

Şöyle bir güzel söz vardır. Ama kimindir bilemiyorum: ‘Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.’ Geçekten iyi niyete rağmen itikatta ufacık sapmalar insanı Allah göstermesin ebedi bir pişmanlığa götürebilmektedir. Evet, bu tür bir yol tutan birisinde genellikle nefis ve şeytanların sevimli gösterdiği ya bir yasağı meşru görme isteği ya da bir emri hafife alma, ortadan kaldırma arzusu, eğilimi, davranışı iyi araştırılırsa görülebilir. Çünkü ben başta kendim olmak üzere o zamanki arkadaşlarımda bunları yeterince müşahede ettim. O iyi niyet (yani Kuran-ı Kerim’i anlamak) buna ne kadar kefaret olabilir, bilemiyorum. Elbette yüce Allah’ın (c.c.) rahmetinden ümit kesmemek gerekir. Ama insan da tuttuğu yola niçin girdiğini daima muhasebe etmelidir. Özeleştiri ve hidayet olmadan insan dostlarından, nefisten ve şeytanlardan gelen düşmanlıkların farkına varamaz. Tabii hidayet Allah’tandır. Allah (c.c.) her birimizi gerçek yoluna, sırat-ı müstakimine hidayet eylesin. Nefsimizden ve şeytanlardan gelen kötülüklerden bizleri korusun. Âmin.

Eski kavimlerde şeytanların tek gayeleri ilahi kitapların bozulması etrafında toplanırdı. Bunun için din adamlarına çokça vesvese verirlerdi. Bunda da genellikle başarılı olurlardı. Çünkü maddi ve teknik imkânlar sınırlı olduğu için ilahi kitapların pek çok nüshası olmazdı. Sayıları çok sınırlı olurdu. Birinde yapılan tahrif sonucu verilen batıl bir hüküm nefsi okşadığı için diğer nüshalara da kısa zamanda yansırdı. Ama milyonlarca nüshası olan, baştan itibaren de hafızalarda ezbere bir şekilde bulunan Kuran-ı Kerim bu açıdan korunmuş bir ilahi kitap olmuştur. Şeytanlar Kuran-ı Kerim’i eski ilahi kitaplar gibi bozmaktan ümitlerini yitirmişlerdir. Onun için başka bir yola başvurmaktadırlar. Kuran-ı Kerim’i anlama, yaşama konusunda sapkın mezheplerin oluşmasına mesailerini harcamaktadırlar. İnsan nefsinin eğilimlerini sonuna kadar kullanarak yeni batıl yollar açmaktadırlar. Onun için peygamberimizin (s.a.s), sahabenin (Allah onlardan razı olsun) yolu daima ölçümüz olmalıdır. Hak mezheplere saygıya ve onların belirlediği çizgiye çok dikkat edilmelidir. Kuran-ı Kerim’i nefsimizin ve şeytanların istekleri istikametinde yorumlamaktan Allah’a (c.c.) her daim sığınmak gerekmektedir.

Kişi, peygamberimizin (s.a.s) sünnetine, hadis-i şeriflerine; hak mezheplerin hükümlerine gereken önemi, saygıyı gösterdikten sonra Kuran-ı Kerim’in mealini okumanın yararları ise sonsuzdur. Bu teşvik de edilmelidir. Bu zaten Ehl-i sünnetin çizgisidir. Elbette her hadis-i şerif aynı sıhhatte değildir. Uydurma hadisleri göz ardı edemeyiz. Muamelatta, ibadette, itikatta uzmanlık alanı bu olan mezhep imamları zaten bu işi çok titiz bir şekilde yapmışlar, ona göre hükümlerde bulunmuşlardır.

Bir insan nasıl hadis-i şerifleri küçük görebilir ki?.. Hadis-i şerifler Kuran-ı Kerim’i anlamanın anahtarlarıdır. Hem Kuran-ı Kerim’i anlamak gibi bir iddiamız olacak hem de hadis-i şerifleri küçük göreceğiz veya inkâr edeceğiz. Bu başlı başına bir çelişkidir. Burada nefsin ve şeytanların yoldan çıkarma adımları çok açık bir şekilde sezilmektedir.

Kuran-ı Kerim’in her bir harfine on sevap verilmektedir. Önemli gün ve gecelerde bu sevap miktarı daha da artırılmaktadır. Kuran-ı Kerim’i anlamını bilmeden okusak da bu sevap verilmektedir. Bunlar, hadis-i şeriflerle sabittir. Kuran-ı Kerim’i anlamını bilmeden okuyan kişilere yüce Allah (c.c.) verdiği nurla onun özünü (anlamını) kalplerine vermektedir. Bu açıdan çok Kuran-ı Kerim okuyan kişilerin dilinden hikmet damlaları eksik olmaz.

Zikredilen kelime veya cümle Kuran-ı Kerim’de geçtiği için etkilidir. Nur ve feyz kaynağıdır. Allah’ın sözü olmayan bir kelime veya söz nur ve feyz kaynağı olamaz.

Kuran-ı Kerim’de ‘Allah’ lafzı 2697 yerde geçmektedir. Bu sayı bile en etkili zikrin bu kelime ile yapılacağının açık bir işaretidir. Kaldı ki Allah’ın diğer güzel isimleri sıfatlarına tekabül ederken bu ismi zatına işaret etmektedir. Zat tecellisi ise en büyük tecellidir. İnsan bu tecelliye ermese bile bunun yolunda olduğunda da çok büyük halleri yaşayabilir, makamlara ulaşabilir.

Kuran-ı Kerim’i okurken anlamak yolunda hazırlanan renkli Kuran-ı Kerim mealleri çok yararlı bir iş görmektedirler. Kişi bu sayede pek çok kelime ve cümlenin anlamını öğrenme imkânı kazanmaktadır. Bu açıdan bunlarla hatim yapılması daha faydalıdır. Her hatimde 50 yeni kelime öğrenilse bile bu büyük bir kazançtır.

Yüce Allah (c.c.) her daim Kuran-ı Kerim’i okumayı, anlamayı, yaşamayı, yaşatmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi



muhsin iyi 1 Nisan, 2013 - 17:48

Zühd, Züht Nedir, Tasavvufta Zühdün Mahiyeti
‘Zühd, Arapça rağbetsiz olmak, yüz çevirmek demektir. ‘ Kuran-ı Kerim’de sadece Yusuf suresinin 20. ayetinde geçer: ‘Onlar Yusuf’a rağbetsiz idiler. Onu az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.’ Yani Hz. Yusuf’u (a.s.) elde tutmak istemiyorlardı. Onu hemen biraz para karşılığında köle olarak elden çıkarmak istediler. Zühd de Hz. Yusuf (a.s) gibidir. Onu az çok elde edenler, peygamberlere yaraşan bir imana ve ahlaka sahip olabilirler. Ama insanların büyük çoğunluğu zühdün kıymetini bilmezler. Onu hemen dünyalık biraz paraya satarlar. Zühd yerine dünyaya bağlı kalmayı isterler.

İslam tarihinde hicri üçüncü asırda başlayan tasavvuf, başlangıçta bir zühd hareketi idi. Sahabeler, tabiinler, tebe-i tabiinler içerisinde pek çok kişi ehl-i tasavvuf gibi dünyadan, dünya nimetlerinden yüz çevirmişler, ibadetlere, Allah’ın rızasına yönelmişlerdi. Özellikle peygamberimiz (s.a.s) döneminde mescidin bitişiğindeki çardaklarda kalan Ashab-ı suffeyi tasavvuf hareketinin başında görebiliriz. Bunlar gecesi gündüzü ibadetlerle geçen, maişet hususunda çalışmayıp Allah’a tevekkül eden kimselerdi.

Zühd konusu iyi kavrandığı taktirde bundan doğan tasavvuf ve tarikatlar kavram ve olgusu da doğru anlaşılacaktır.

Dinin ruhu ahrettir. Bütün peygamberler, insanları ahrette ebedi yaşamı cennette geçirmek için hak dinlere davet etmişlerdir. İnsanların hak dinlere girmemesinde en büyük etken, dünya hayatından hiçbir fedakârlıkta bulunmamayı, haram helal demeden dünya hayatından yararlanmayı istemeleridir. Dünya hayatına razı olmaları, onu yeterli görmeleridir. Oysa hak dinler, bunda bir sınırlama getirmiştir. Haram ve helal sınırları ile dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu belirtmişlerdir. Kişi helal ve haram sınırlarına dikkat ettiği anda Müslüman ve mümin unvanlarına hak kazanmaktadır. Helal ve haram sınırları dünyanın sunduğu zevkleri ortadan kaldırmamakta, bunu insan onuruna uygun olarak düzenlemektedirler. Aslında haram olan şeyler, helallere göre hem çok azdır hem de helal olan şeylerden bunları karşılayan nice nimetler vardır.

Yüce Allah (c.c.), insanları dünya hayatına, dünyanın zevklerine, nimetlerine değil de ahrete talip olmaya pek çok ayetle teşvik etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
‘Ey inananlar! Eş ve çocuklarınızdan bir kısmı size düşmandır. Onlardan sakının… (Tegabün suresi, 14)’
‘Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir, imtihan konusudur (Enfal suresi, 28).’
‘Dünya hayatı gurur (aldanma) metaından başka bir şey değildir (Al-i İmran suresi, 181).’
‘Dünyanın metaı azdır. Ahret ise Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır (Nisa suresi, 77).’
‘Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir (En’am suresi, 32).’
‘Ahret dururken dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının geçimi ahrete nispetle çok azdır (Tevbe suresi 38).’

Bütün yaşamı Kuran-ı Kerim’i hayatına uygulamak olarak niteleyebileceğimiz peygamberimizin (s.a.s) dünya karşısında ahretin seçilmesi, dünyaya değer verilmemesi hususunda pek çok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan bir kaçı şunlardır:
‘Dünya sevgisi, her kötülüğün başıdır.’
‘Kimin himmet ve kaygısı dünya olursa Allah o kişinin işlerini dağıtır. Fakirliği gözünün önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyalık gelmez. Niyet ve himmeti ahret olanın işlerini Allah toparlar. Gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünya ona gelir.’
‘Dünya sevgisi helake götürür.’
‘Ey Bilal, bu cihandan giderken zengin değil, fakir olarak gitmeye bak!’
‘Allah’ın seni sevmesini istiyorsan dünyada zahid ol.’

Tasavvuf ve tarikat yoluna tövbe kapısında girilir. Bu, büyük dış kapıdır. Tövbe günahlardan uzaklaşmaktır. Bu, manevi bir makamdır. Ondan sonra zühd gelir. Kişi tövbe ettikten sonra manevi halleri ve makamları yaşamak ve aşmak için kendisine helal olan şeylerde de bir kısıtlama yaparsa, daha doğrusu bunlara karşı da bir isteksizlik içerisinde bulunursa, vaktini dünya ile ilgili şeyleri talep etmeye ayıracağına ibadetlere ve Allah’ın rızasına verirse böylece zühd sahibi olur. Yoksa fakir kişinin hali zühd değildir. Kişi dünyadan elini çekmişse buna zühd denir. Elde edemiyorsa ona fakir kişi olarak bakmak lazımdır. Çünkü fakir kişinin kalbi dünyayı arzuluyor olabilir. Zühd hali, istek ve irade ile meydana gelmektedir. Fakirlik ise mecburiyetten kaynaklanmaktadır. Fakir insanların genellikle olduğu gibi gönülleri dünya ile dolu olabilir.

Elbette fakir bir kişinin zühd halini elde etmesi, zühd yolunda manevi derecelere ulaşması varlıklı bir kişiye göre çok daha kolaydır. Zira fakir insanların bunda kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Zengin kişilerin ise en az varlıklarını gönüllerinden çıkarmaları gerekir ki bu da kolay bir şey değildir. Çünkü sermaye, mal mülk insanın kalbini çok meşgul eder. Kalbe milyonlarca damarla bağlı bulunurlar. Dinin özü ise kalpte yer alır. Böyle birisinin zühd sahibi olması şurada dursun ihlâsla ibadetlere ve Allah’a yönelmesi bile kolay kolay gerçekleşemez. Dikkat edilirse tarih boyunca tasavvuf yoluna girenler genellikle sermaye, mal mülk sahipleri değil de kaybedeceği bir şeyleri olmayan fakir kişiler olmuştur.

Zühd, tasavvufun temel kavramlarından birisidir. O yüzden usul-i aşere içerisinde yer alır. Bir insan tasavvuf ve tarikat yoluna girdiğinde nefsini usul-i aşeredeki kavramlarla terbiye ederek manevi makamları kat eder. Nefis bunlarla zinetlenmediği zaman tezkiye olmuş kabul edilemez. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, zühd, uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Zühd, tasavvuf ve tarikat yolunda tövbeden sonra gelir, adeta iç kapıdır. Zühd hali meydana gelmeden kişinin Allah’la başbaşa kalması mümkün değildir. Böyle birisinin uzlette kalbi hep dünyalık şeylerle meşgul olur. Yine zühd hali gerçekleşmeden eldekine kanaat ve şükür de meydana gelmez. Zira zühde sahip olamayan kişi, dünyaya rağbet eder, tutkuyla ona yapışır. Bunları artırma dertleri ile kanaat ve şükür aklının ucuna bile gelmez veya bu konuda istenilen düzeye ulaşamaz. Zühd kişide hal ve makam seviyesine gelmeden kişinin Allah’a tevekkül etmesi de mümkün değildir. Zira kalpteki dünyalık şeyler, nefsin ve şeytanların vesveseleri sonucu kaybedilebileceği yönündeki kaygılarla kişinin Allah’a gereği şekilde tevekkül etmesine mani olur. Zühdün sağlayacağı huzur ve sükûn halleri gerçekleşmeden kişinin istenilen düzeyde daimi zikre kavuşması ve Hakk’a teveccühte bulunması da imkânsızdır. Bütün bunlar da nefsin Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermesini engeller. Nefis Allah’tan razı olmayınca Allah da kuldan razı olmaz. Dolayısıyla Allah’ın rızasını elde etme yolu olan tasavvuf ve tarikattan beklenen netice gerçekleşmez. Bütün emekler boşa gitmiş olur.

Dikkat edilirse, nefsin en çok zorlandığı husus, zühddür. Tövbe için Allah’ın tehditleri vardır. Kişi korku ile günahlarına tövbe edebilir. Ama zühd kişinin iradesine ve isteğine kalmış bir şeydir. Yaparsa tasavvuf ve tarikat yolunda büyük faydasını görür. Ama kişi, tasavvufta istenilen derecedeki zühd haline ermeden de İslam’ın emir ve yasaklarına dikkat etmek şartıyla kendisini kurtarabilir. Allah’ın rahmetine erebilir.

Haramlardan, şüpheli şeylerden zaten yüz çevirmek gerekir. Bu bir Müslüman’da ve müminde aranan temel bir vasıftır. Zühd değildir. Zühd Allah’ın Müslüman ve müminlere ancak helal ve mubah ettiği şeylere karşı söz konusudur. Elbette bunun da bir ölçüsü vardır. Yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de bu konuda çeşitli ayetlerle bizlere yol göstermiştir. Bir ölçü vermiştir. Sınır çizmiştir: ‘Sonra bunların peşinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. Kendiliklerinden icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir (Hadid suresi, 27).’

Hıristiyanların Allah’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığın en temel özellikleri ömür boyu evlenmemek, manastırlara çekilmektir. Oysa yüce Allah (c.c.), insanı hem sosyal bir varlık olarak yaratmış hem de cinsel içgüdü ile donatarak evlenmesine zorlamıştır. Evlenmemek zina gibi büyük bir günaha kapı açabilir. Ayrıca kişinin kafasını sürekli cinselliğe takacağı için manevi ilerlemesine de büyük engel teşkil edebilir. Bu durum pek az insan için ancak bir istisna oluşturur. Elbette bunlar da cinsel enerjileri ya yeterli düzeyde olamayan veya cinsel enerjilerini başka sahalara yüceltebilen, örneğin bununla çeşitli ruhsal, zihinsel melekelerin işlemesine imkân oluşturabilen çok idealist kişilerdir. Yoksa insanların büyük çoğunluğu cinsel enerjilerini (şehvetlerini) evlilik yolu ile meşru zeminde tatmin edemedikleri zaman çeşitli sapıklıklara veya zinaya düşebilirler. Dolayısıyla bu yolla zühde girmek doğru değildir. Yukarıdaki ayette de zaten bu durum dolaylı bir şekilde yasaklanmaktadır. Nitekim ömür boyu evlenmemek, cinsel aletlerini kesmek… gibi yollarla kendilerini ibadetlere vermek isteyen sahabelere (Allah onlardan razı olsun) peygamberimiz (s.a.s) izin vermemiştir. Kendi sünnetlerinde evlilik bulunduğunu özellikle belirtmişlerdir. Zühd sahibi kişi, örnek olarak peygamberimizin yaşantısını (sünnetini) temel olarak almadığı zaman ilgili ayetin muhatabı durumuna düşebilir. Bu işin bir uç noktasıdır.

Zühdde dikkat edilmesi gereken diğer uç nokta ise, helal olan şeyleri nefse ömür boyu haram kılmamaktır. Bu konuda yüce Allah (c.c.), şöyle buyurmaktadır: ‘Ey peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah’ın sana helal kıldıklarını niçin haram kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir (Tahrim suresi, 1).’ Bu ayet, peygamberimizin (s.a.s) içtiği bal şerbetinden güya kötü bir koku geldiğini iddia eden eşlerinin hatırı için bir daha bal şerbeti içmemeye yemin etmesi, onu nefsine haram kılması üzerine inmiştir. Ayeti genel olarak zühd kavramı içerisinde mütalaa ettiğimizde helal şeylerin haram olarak kabul edilmesinin yasaklandığını göstermektedir. Tasavvufta kişi nefsanî terbiyede, oruç, riyazet, çile (halvet) gibi durumlarda belli bir zaman için bazı nimetlerden kendisini kısıtlayabilir ama bunları her zaman, ömür boyu nefsine haram kılması doğru değildir.

İnsanın dünya hayatına karşı ilgisi ile zühd arasında ince bir çizgi vardır. Bir yanda dünya yaşamını sürdürme endişesi, öbür yanda zühdden uzak olma tedirginliği bulunmaktadır. Bu iki çizgi üzerinde Allah’ın rızasını bulmak, her Müslüman’ın yaşamsal bir ödevi ve sorumluğudur. Bu konu her Müslüman’ı düşündürmeli ve dünyaya karşı bir tavır almasını gerekli kılmalıdır. Kişinin dünya görüşünün, hayat felsefesinin temeli bu noktada kendisini somut olarak göstermektedir. Elbette insanların fıtratları farklı farklı olduğu gibi İslam dinindeki takva ölçüleri de birbirinden büyük ayrılıklar göstermektedir. Dolayısıyla herkesin zühdü birbirine benzememektedir.
Zühd, tasavvufi bir kavramdır. Dolayısıyla zühdî bir hayat herkese farz değildir. Bir Müslüman’ın zühd kadar önem vermesi gereken diğer husus da dünyanın imarıdır. Bunun için dünyaya çalışmak gerekir. Tasavvufta ise insanın nefsanî isteklerinden ve dünyadan uzaklaşması amaçlanır.

Müslüman’ın dünyaya değer vermemesi ile dünya hayatını imar etmesi gerçekliği görünüşte birbiriyle çatışmaktadır. Peygamberimizin (s.a.s) şu hadis-i şerifi bu konuya büyük bir aydınlık getirmekte ve çelişkiyi ortadan kaldırmaktadır:
‘Yarın ölecekmiş gibi ahret için hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışınız.’

Yazımızın bu noktasında zühd konusunda iki farklı yaklaşımı konu alacağız ve aralarındaki çelişkiye dikkat çekip bir uzlaşmaya gideceğiz. Bunlardan birincisi şudur:
‘’Şibli’ye (k.s) zühdden sorulur. O da şu cevabı verir: Aslında zühd diye bir şey yoktur. Zira insan ya kendisine ait olmayan bir şeye rağbet etmez. Bu ise zühd değildir. Ya da kendisine ait olan bir şeye rağbet etmez. O zaman da insanın yanında ve beraberinde bulunan bir şeye rağbet etmemesi nasıl mümkün olur? Rağbet etmeseydi o şey elinde bulunmazdı. İnfak ederdi.’’

Şibli’nin paradoksal görülen zühd açıklamasına dikkatimizi verdiğimizde konu iki bölüme ayrılmıştır. İlkinde elde olunmayan şeye karşı zühd gösterilemeyeceği belirtilmektedir. Oysa biz şu ana kadar olan açıklamalarımızda zühdün genellikle elde olunmayan şeylere, dünyalıklara karşı olan bir ‘isteksizlik’ durumu olduğunu ifade ettik. Şibli ise burada insanın elde edemediği şeylere karşı rağbet etmesini mümkün görmemektedir. Bu görüş, bütün tasavvuf literatüründe kabul gören zühd kavramına karşı durmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki, insan tabiatı elde edemediği şeylere karşı rağbet duygusu yanında büyük bir hırs ve şehvet de gösterebilir. Bunu elbette mubah ve helallere karşı düşünüyoruz. Şibli (k.s) bu karşı çıkışıyla acaba ne anlatmak istemiştir? Zira bu sözüyle tasavvufun temel kavramlarından zühdü adeta inkâr etmektedir. Konuya onun psikolojisi icabı bakarsak, zannedersem, büyük bir aydınlık yaşanacaktır. Şibli (k.s), bir Allah dostudur. Allah’ta fani olduğu için dünyaya rağbeti yoktur. Dünya ile ilgili her şeyi adeta boşamıştır. Kendi gözlüğü ile tüm insanların tabiatlarını değerlendirmek gibi bir hatada bulunmaktadır. İnsanların kendisi gibi elde edemediği şeylere, dünyalıklara rağbet hissinden yoksun olduklarını düşünmektedir. Bu durum Şibli’nin (k.s) bu sözü manevi bir sarhoşluk (sekr) eseri olarak söylediğini kanıtlamaktadır. Zira ancak bir manevi sarhoş, kendi durumunu tüm insanlar için teşmil edebilir.

Şibli’nin açıklamasının ikinci bölümü de calib-i dikkattir. Burada ise insanın kendisine ait olan bir şeye rağbet etmemesinin mümkün olmadığı, rağbet etmeseydi bunun infak edileceği belirtilmektedir. Bu konu insan-eşya münasebetine değindiği için açıklama ve yorum beklemektedir. İnsanın temel ihtiyaç maddelerini, nesnelerini infak edemeyeceği bir gerçektir. Çünkü kendisine gerekli olan temel şeyleri (günlük veya yıllık yiyecek miktarı, giysiler, ev, araba) infak etmesi doğru değildir. Bunları infak ederse bunlara muhtaç olur. Fakirlik ise manevi bir bunalım doğurabilir. Oysa tasavvuf yolu bu tür manevi bunalımları ortadan kaldırmak için vardır. Öyle ise Şibli’nin burada kastettiği şey, ihtiyaçtan öte olan şeylerdir. Bunların elde bulunması gönülde bunlara karşı bir rağbetin işaretine açıktır.

Gerçekten insan olarak sahip olduğumuz pek çok şeye ihtiyaç duymadığımız halde onları elimizde bulundurmamız bunlara bir bağlılıktır. Bir rağbettir. Yüce Allah (c.c.) konu ile ilgili şöyle buyurmaktadır: ‘‘Yine sana hangi şeyleri nafaka vereceklerini soruyorlar. De ki: ‘İhtiyacınızdan geri kalanı harcayın.’ Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki düşünesiniz (Bakara suresi, 219).’’

İhtiyaçtan arta kalan şeyler nelerdir? Bu nesneler ve eşyalar için söz konusu olabilir ama sermaye için büyük bir tehlike arz edebilir. Zira biliyoruz ki sermaye artmakla güçlenir. Dünyayı imar, sermayenin artması ve onun gerekli yerlerde kullanılması ile mümkün olmaktadır. İslam dininde sermaye her yıl zekâtla temizlendikten sonra ne kadar olsa da mubah ve helal kapsamındadır. Elbette yukarıdaki ayetin işaretiyle veya emriyle bu sermaye olduğu gibi veya kısmen yoksul insanlara infak edilebilir. Onun İslam dininin hizmetinde kullanılması ise büyük bir fazilettir, ibadettir. Bu her sahada söz konusu olabilir. Bunun yanında her yıl zekâtı verildikten sonra kişinin elinde bulunmasında da bir sakınca yoktur.

Tasavvuf yolunda bulunan kişilerin, böyle Şibli’nin dediği gibi, sermayeden uzak olmaları mı gerekmektedir? Zühd tasavvufun temel bir kavramı olduğuna göre, bu yola giren kişiler, elinde avucunda bulunan her ihtiyaçtan fazla şeyi infak etmek zorundalar mı? Evet, sözün özü şu ki, Şibli yukarıdaki sözleri ile bunu gerekli görmektedir. Nitekim çeşitli menkıbelerden biliyoruz ki, pek çok büyük sufi, bu yola girdiklerinde elinde avucunda bulunan şeyleri önce infak etmişlerdir. Bu durum tasavvuf yoluna giren her kişi için gerekli midir, zorunlu mudur? Zühd tasavvufun kilit bir kavramı olduğuna göre bu yola giren her kişinin yüce hal ve makamlara ulaşmak için, daha doğrusu Allah’ın rızasına ermede elinde avucunda bulunan her fazla şeyi ve sermayesini infak etmesi mi lazımdır?

Şibli’nin mantığını temel alırsak kendisine yetecek miktarın ötesinde para, mal mülk, sermaye sahibi olan her insanın bunları infak etmedikçe zühdü elde edemeyeceğini düşünürüz. Çünkü sahip olduğu şeyler onu dünyaya bağlamaktadır. Şibli’nin bu görüşü, madde ile insan arasındaki ilişkiyi çok materyalist bir tarzda tanımlamaktadır. Oysa bir Müslüman her şeyden önce idealisttir. Onun için öncelikle Şibli’nin (k.s) bu görüşüne katılmadığımı özellikle belirteyim.

Bu noktada Bahaeddin Nakşbend Hazretlerini (k.s) hatırlamamak mümkün değildir. O, zühd konusunda ikinci farklı yaklaşımı temsil etmektedir: ‘Bahaeddin Nakşbend Hazretleri (k.s) hacca gittiğinde Mina pazarında bir gencin 5000 dinarlık ticaret yaptığı halde kalbinin bir an bile Allah’tan gafil kalmadığını müşahede ederek ondan övgüyle bahsetmiştir. ‘

Gerçekten Nakşbendiyye tarikatında zühd kavramı bu çağa ve bugünün insanına daha uygun bir şekilde ele alınmaktadır. ‘El kârda, gönül yârda’ bu tarikatın adeta düsturudur. Yani bir insan ne kadar sermayeye, mala mülke sahip olsa da gönlü sevgilide oldukça bu ona zarar vermemektedir.

Şibli (k.s) konuya insanın sahip olduğu şeyleri infak etmedikçe zühde eremeyeceği görüşüyle bakarken Bahaeddin Nakşbendi Hazretleri (k.s) konuyu sahip olunan şeylerin zühde engel olamayacağı yargısıyla değerlendirmektedir. Elbette Şibli’nin (k.s) konuya bakışı çok materyalist iken Bahaeddin Nakşbendi Hazretlerinki (k.s) ise çok idealist olmuştur. Konuyu insan psikolojisi ve tabiatı açısında bir değerlendirelim:
Gerçekten maddenin bir çekim gücü vardır. Buna ağırlık denir. Bu dünyada yaşadığımıza göre bu kanuna tabiyiz. Hiç kimse öyle kolay kolay nefsinin eğilimlerinden kurtulamaz. Her birimiz dünyaya sahip olduğumuz şeyler nispetinde bağlı durumdayız. Gerçeklik budur. Bunlar bizlerin Allah’a yönelmemizde, O’na karşı aşk ve şevk duymasında engel teşkil etmektedir. Bu noktaya kadar Şibli haklıdır. Ama bazı insanlar bir tarikata girip seyr ü sülüğa başladıklarında dünyadan yüz çevirmeyi başarabilmekte, Allah’a karşı büyük bir aşk ve şevk duyabilmektedirler. Bunlar ne kadar sermayeye, mala mülke sahip olsalar da bu durum onları Allah’a karşı aşk ve şevklerinde geri kılmamaktadır. Çünkü burada maddenin değil ruhun kanunları geçerli olmaktadır. Bahaeddin Nakşbendi Hazretlerinin, yukarıda dile getirdiğimiz, hacda bir gençte müşahede ettiği durum da bundan ibarettir.

İnsan, nefsinin hesabıyla baktığında dünyaya karşı aşırı bağlıdır. Ama insan sadece nefisten oluşmamakta, onda yaratıcıdan gelen bir nefha olan ruh da bulunmaktadır. Ruh, Allah’a karşı büyük bir aşk ve şevk duyduğunda ise pek çok maddeye sahip olsa da buna değer vermemektedir. Pek çok insanın gözünü bile kırpmadan canlarını ve mallarını İslam yolunda vermeleri bunun tanığıdır, ispatıdır. Burada ruh nefse üstün gelmektedir. Öyleyse Şibli (k.s) zühdü ele alırken onu nefsanî boyutta, Bahaeddin Naşkbendi Hazretleri (k.s) ise ruhanî yönüyle değerlendirmişlerdir. Böylece aralarındaki çelişki de anlaşılmış olmaktadır. Şibli (k.s) zühd konusunda nefsanî bir bakışla materyalist bir düşünceyi dile getirirken Bahaeddin Naşkbendi Hazretleri (k.s) ise ruhi bir bakış açısı ile idealist bir yorumu ortaya koymuştur. Her ikisi de doğruyu söylemişler ama insana farklı boyutları ile bakmışlardır.

Şibli (k.s) nefsini tezkiye kılarak tasavvuf yolunda ilerlemişken Baheddin Nakşbendi Hazretleri (k.s) ruhu (kalbi) tasfiye ederek seyr ü sülüğunu tamamlamıştır. Sonuçta her ikisi de Allah dostluğunda buluşmalarına rağmen, tasavvuf yolundaki veya tarikatlarındaki yöntem farklılığı, maddeye, dünyaya bakış açılarını da etkilemiştir. Bu yüzden zühd konusunda görünüşte birbiriyle çelişen sözler söylemelerine neden olmuştur.

Sonuç
Zühd, dinin ileri derecedeki gayesini ve hedefini oluşturmaktadır. Tasavvufun giriş iç kapısı mesabesindedir. Tasavvufta zühd için ileri sürülen, elde bulunan varlığın ve sermayenin ihtiyaçtan fazlasının yoksullara infak edilmesi sadece bir görüştür. Bu nefse çok ağır gelen bir düşüncedir. Bunun yanında varlık ve sermayenin elde tutulması ama kalpten çıkarılması ise (‘El kârda, gönül yârda’) ayrı bir bakış açısıdır. Bu sonuncusu, insan tabiatına ve çağa daha kolay ve uygun görünmektedir.

Yüce Allah her birimize hidayet ve son nefeste iman nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi



muhsin iyi 22 Nisan, 2013 - 15:39

Ahiret Günü, Ahiret gününe İman, Diriliş Günü, Tekrar Dirilişe İman
İnsan ruhu doğal olay ve olgulardan benzer şekilde etkilenir. Aynı duyguları yaşar. Örneğin deniz herkeste aynı veya benzer bir teselli ve huzur duygusu uyandırır. Dağlar insanlara ruhlarını ezen bir mehabet, üstünlük duygusu verir. Yüce Allah (c.c.) tüm evreni, dünyayı, içerisindekileri öncelikle iman esaslarını pekiştirmek, işlemek için yaratmıştır. Her şey, bir iman konusunu anlatmaktadır, ona açıklık getirmektedir. İlgili konuda bir kelime, cümle, paragraf, metin gibi işlev görürler. İmani konulara açıklık getirmeyen hiçbir şey yoktur. İnsanların icat ettikleri şeyler bile bunun gibidir. Onlar daha insanlar tarafından düşünülmeden, hayal edilmeden önce yüce Allah’ın (c.c.) dilemesinin mührüyle damgalanıp imani konulara açıklık getirmek gibi bir işlev için insanlar tarafından icat edilmelerine izin verildi.

Yüce Allah (c.c.) insanlara sadece gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla iman esaslarını duyurmamış, ayrıca evren kitabının da en temel konusunu bu teşkil etmiş, iman esasları evren kitabında pek çok olay ve olgu ile insan nefsine hitap etmektedir. Yüce Allah’ın (c.c.) tebliği olan Kuran-ı Kerim ve Hz. Rasulullah’ın (s.a.s) sünneti ve hadis-i şerifleri insanların akıllarına ve duygularına seslenmektedir. Onlara hidayet ve irşat vermektedir. Oysa insan nefsi bunlardan pek etkilenmez. Çünkü nefsin dili ve anlayışı farklıdır. Nefis yaşantılardan etkilenir ve mesaj alır. Bu açıdan doğal olgular ve olaylar da nefse hitap ederler. Yüce Allah (c.c.) insanların imana gelmesi için tüm evreni, pek çok olay ve olgusu buna birinci derecede hizmet etmektedir. Nefis dünya imtihanı gereği kâfir olarak yaratılmıştır. Hedefi içgüdülerini tatmin etmektir. Onda entelektüel bir zeka yoktur. O sadece insanı dünyaya, haramlara içgüdüleri ile bağlayan çok kuvvetli bir manyetizmadır. Onun etkisi altına giren insan hayvanlaşmakta, akıl ve mantığına uymayan işler yapabildiği gibi Allah’ın dinini de ayaklar altına alabilmektedir. Yüce Allah (c.c.) nefsin dizginini iman esasları dahilinde tutmak için evren kitabının ayetleri olan pek çok olay ve olgu yaratmıştır.

İnsan günahlara hiç bulaşmasa gerek kendi doğasındaki gerekse evren kitabındaki iman esaslarını işleyen olay ve olguların tesiri ile imana gelecek, bunun için peygamberlere ve ilahi kitaplara bile lüzum duymayacaktı. Fakat günahlar insanları asi kılmakta, imani esaslara karşı durmasına neden olmaktadır. İnsanların büyük kısmı günahları vicdani bir rahatsızlık duymadan işlemek için iç ve dış gözlerini bu imani esasları işleyen olay ve olgulara karşı kapatmaktadırlar. Bunları görmek, bunlar üzerinde düşünmek istememektedir.

Dış gözü herkes bilmektedir. İç göze ise basiret denir. Basiret bir uyanıklıktır. Dış gözde görmeyi sağlayan olgu nasıl ışıksa basirette de bunda nur rol oynar. Nur ise imanla elde edilen bir nimettir. Dolayısıyla basiret imanı olan kimsede görülen bir bakıştır. Onun içindir ki, peygamberimiz (s.a.s) şöyle diyor: ‘Müminin bakışından çekininiz, zira o Allah’ın nuru ile nazar eder.’ Bu hadis, basireti ne kadar da güzel tarif ediyor...

Ahret gününe iman, adeta dinin ruhudur. Kâfir ile mümini ayıran en önemli farktır. Mümin ahretten hiç şüphe etmez. Bütün hayatı o güne hazırlanmakla geçer. Kendisini dünyada bu nedenle bir yolcu olarak bilir, ebedi hayatını cennette geçirmek için Allah’ın emirlerine uyar ve peygamberimizin (s.a.s) sünnetine sarılır. Kâfirler ise ahreti adeta hiç hatırlamazlar. Hatırlamak da istemezler. Dünyaya taparlar. Bu dünyada ebedi yaşayacakmış gibi hareket ederler. Haram helal demeden günlerini nefsanî zevklerle geçirmek tek emelleridir.

Yüce Allah (c.c.) ahrete iman mevzusunu nefsin anlayacağı doğal olay ve olgularla işlemiştir. Bunlardan bazıları insan doğasında, bazıları da evren kitabında bulunmaktadır.

Uyku ve uyanıklık nefsin doğasında ölümü ve dirilişi temsil etmektedir. Her gün uyuyup uyandığımız için bunu doğal karşılamaktayız. Aslında ebedi yaşamda, cennette, cehennemde uyku olmadığına göre insanın uyuması ve uyanması aykırı bir olaydır. Yüce Allah’ın (c.c.) insanlara ahret gününü hatırlatmak için bir ayeti olarak görülmektedir. Bütün insanlar ahrette ebedi hayatlarını cennet ve cehennemde geçirdiklerinde hiç uyuyamayacakları için yüce Allah’ın (c.c.) rahmetiyle ahret gününü, tekrar dirilişi anımsayalım, üzerinde düşünelim diye dünyada iken uyku ve uyanıklığı her gün yarattığını anlayacaklardır. Nefis ister istemez uyuyup uyanmakla ölümü ve tekrar dirilişi kabul eder, onaylamak zorunda kalır: ’’Allah, ölümleri vaktinde canları alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece kendisi hakkında ölüm kararı olanın (ruhunu) tutar, diğerini ise kararlaştırılan vakte kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için ayetler vardır. (Zümer suresi, 42)’’ Peygamberimiz (s.a.s) yatmadan önce ‘‘Allah’ım Senin isminle ölüyor ve diriliyorum!’ Kalkarken bizi ölümümüzden sonra dirilten Allah’a hamd olsun!’’şeklinde dua ederdi.

Gece ve gündüz de ahreti hatırlatan birer ayettir. Gece ölümü, her doğan gün de yeniden dirilişi temsil etmektedir. Nefis gece olunca büzülür, evine veya güvenli bir yere sığınır. Gündüz olunca uyanır, kendisinden ve çevresinden emin olur. Hayata koşar. Gece gündüzün arka arkaya gelmesi nefse bir gün ölüp tekrar dirileceği konusunda bir ders verir. Nefis gece ve gündüz olguları karşısında ahret gününü ve tekrar dirilişi kabul eder, bu imani olgulara kolay kolay itiraz edemez. Hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere cennet ve cehennemde gece ve gündüz yoktur. Demek ki yüce Allah (c.c.) lutfuyla bizlere ahret gününü ve tekrar dirilişi düşünelim, anlayalım diye gece ve gündüzü yaratıp arka arkaya getirmektedir.

Mevsimler de ahreti, dirilişi başka bir boyutta ders olarak işlerler. Sonbaharda tabiat yaşlılığı, kışta ölümü temsil ederken ilkbaharda, yazda dirilişi ve gençliği canlandırır. Bunlar nefse ahret gününü adeta ders olarak okuturlar. Bir insanın mevsimlere basiret gözü ile bakarak ahret gününe, tekrar dirilişe karşı kayıtsız olması mümkün değildir. Yüce Allah (c.c.) insanları ahret gününe adeta bütün tabiatla, mevsimlerle davet etmektedir. Tabiat bütün varlığıyla bu iman esasını, yani ahret gününe, tekrar dirilişe imanı insanda doğurmak, geliştirmek, pekiştirmek için yaratılmış gibidir. Daha doğrusu tabiatın ve mevsimlerin en birinci vazifesi ölümden sonra hayatın olduğunu bizlere hatırlatmak olarak görülmektedir.

Ölümden sonra diriliş hususunda müminlerin şüphe duymaları söz konusu olamaz. Ama kalplerinin bu hususta mutmain olmalarını isteyebilirler. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) şu ayet-i kerime ile yüce Allah’tan (c.c.) böyle bir istekte bulunmuştur: ‘’Bir vakit de İbrahim: ‘Ya Rabbi, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!’ demişti. Allah: ‘İnanmadın mı?’ buyurdu. İbrahim: ‘İnandım, fakat kalbimin iyice yatışması için...’ dedi. Allah: ‘Öyle ise kuşlardan dördünü tut, onları kendine alıştır, iyice tanıdıktan sonra her dağ başına onlardan birer parça dağıt. Sonra da çağır onları, koşa koşa gelsinler sana. Bil ki Allah gerçekten güçlüdür ve hikmet sahibidir! (Bakara suresi, 260)’’

Bu ayeti okuyunca ben kendi kendime böyle ahret günü ve yeniden diriliş hususunda her müminin kalbi yüce Allah’tan mutamainlik duygusu için istekte bulunabilir diye düşündüm. Gerçi Hz. İbrahim’e (a.s) verilen bu lutfun Kuran-ı Kerim’de zikredilmesi, bizler için de bu konuda ayrıca bir mutmainlik duygusu doğurmaktadır. Yalnız Hz. İbrahim (a.s) aynel-yakin (yaşarcasına) bir şekilde bu olaya şahit olmuştu. Bizler ise Kuran-ı Kerim’in bu lutfuyla ilmel-yakin (kesin bir bilgiyle bilircesine) bir şekilde olaya şahit olmaktayız. Arada elbette fark vardır. Yüce Allah’ın (c.c.) diğer müminlere bu konuda lütufkar olmaması düşünülemez. İşte şu ayetler bu lutuflara hizmet etmektedir. Zira yüce Allah (c.c.) bu ayetlerde ahret gününe, tekrar dirilişe inanmayan kimselerden ziyade müminlerin kalplerinin mutmain olmaları için gözlerini tabiata ve mevsimlere çevirmektedir:
‘‘Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl da diriltiyor. Bunları yapan şüphesiz ölüleri de diriltir. O her şeye kadirdir. (Rum suresi, 50)’’
‘‘O’nun ayetlerinden birisi de şudur: Sen toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine bir su indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten Allah, ölüleri de elbette diriltir. O, her şeye gücü yetendir. (Fussilet suresi, 39)’’

Gerçekten insan tabiata ve mevsimlere yukarıdaki ayetlerin gözlüğü ile bakınca Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın yukarıdaki ayette yaşadığı mucize cinsinden büyük bir mucizeye tanık olur. Özellikle ilkbahar mevsiminde tabiat adeta yeniden dirilişin bir gösteri alanı gibidir. Zaten yukarıdaki ayetler kafirler için sadece bir benzetmedir. Onları ikna sadedinde söylenildiğini pek sanmıyorum. Çünkü ilkbahar mevsimindeki tabiatın dirilişinin ahret günüyle, tekrar dirilişle karşılaştırılması, onlara hiç bir şey ifade etmez. Onlar büyük bir ihtimalle şöyle düşüneceklerdir: Dirilen tabiat tohum, kök gibi bir sebebe bağlı olarak ilkbaharda yeşilleniyor. Oysa insan öldüğünde tamamen çürümekte, geriye görünüşte böyle bir şey bırakmamaktadır. Gerçi peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şerifte insanın kuyruk sokumunda bulunan zerre kadar küçük olan bir kemik parçasının asla çürümediğini, yanmakla ve yakılmakla yok edilemeyeceğini, tekrar dirilişin bununla gerçekleşeceğini belirtmiştir. Bir mümin için böyle bir sebebe bile ihtiyaç yoktur. Bu hadis onların imanlarındaki yakinliği artırmaz bile. Yüce Allah’ın ‘Ol!’ emri ile her insan, maddi bir sebep olmadan diriltilebilir. Yoktan ilk yaratılışı gerçekleştiren yüce Allah’ın (c.c.) ölümden sonra aynı kişileri yeniden yaratması için bir zorluk ve engel söz konusu değildir. Yüce Allah’ın ikinci kez yaratmak için insanın kuyruk sokumundaki zerre kadar küçük olan kemiğe hiç ihtiyacı yoktur. O sebepsiz de yaratabilir.

Yukarıdaki ayetler, mümin insanların ahrete gününe ve tekrar dirilişe iman hususunda mutamin olmalarını sağlama yanında bu konuda kuşkusu olan insanların imanlarını da elbette takviye etmektedir.

İnsanların böyle bir amaçla bahar mevsimlerinde kır gezisi yapmaları onların ahret gününe, tekrar dirilişe imanlarını güçlendireceği kesindir. Ben 21 Martta çeşitli ulusların düzenlediği Nevruz kutlamalarına hep bu gözle bakıyorum. Bunun eski bir hak dinin kalıntısına ve bozulmuş şekline ait bir bayram kutlaması olduğunu düşünüyorum. Bugün ateş üzerinde atlamalarıyla amacından saptırılmış ve bozulmuş bir hal alan Nevruz kutlamaları, ilgili hak dinin sağlam olduğu zamanlarda yukarıdaki ayetin işaret ettiği gibi din adamlarının insanları tabiata davet ederek onlara ahret gününe, tekrar dirilişe dair vaazları ile geçtiğini, bunun ardından özellikle fakirlerin doyurulduğu bir bayramın kutlandığını düşünmekteyim. Televizyonda Kazakistan’daki Nevruz kutlamalarında bunu biraz daha açık bir surette seyrettim, bu konudaki kanaatim daha bir pekişti. Orada Nevruz kutlamalarına özellikle halk ozanları (ki eski devirde bunlar din adamları idi) etkin bir şekilde katıldıkları gibi özellikle yemek ve eğlence törenleri de dikkat çekiciydi. Konunun bu yönü ile araştırılması büyük bir önem arz etmektedir. Şuna eminim ki, insanlar eski devirlerde kendi başlarına bir bayram uyduramazlardı. Bayramlar dinin bağrından çıkardı. Bu açıdan bir kaç ulusun bugün eski bir gelenek olarak kutladıkları Nevruzun geçmişte bir hak dinin bayramı olduğu bence gayet açıktır.

Elbette Nevruzun bir hak dinin kalıntısı olduğu kanıtlansa bile bu hiç bir zaman gerçek bir dini bayram olacağı anlamına gelmez. Yüce Allah (c.c.) İslam dininde kutlanacak dini bayramları belirlemiştir. Bunda artma ve eksilme yapılamaz. Ama Nevruzun bir hak dinin kalıntısı olduğu anlaşılırsa bu insanların tabiata daha anlamlı bakmalarını sağlayacaktır. Zaten geleneksel olarak bazı yörelerimizde çok etkin bir şekilde kutlanan ve devlet tarafından da ülke genelinde kutlanması için çeşitli şekillerde teşvik edilen Nevruz, güzelce biçimlendirilip anlamlandırılabilirse salt bir eğlence olayı değil de yukarıda sunduğumuz ayetlerin tefekkürüne bir zemin de teşkil edebilcektir. Belki din adamlarının daveti ve onların ahreti, tekrar dirilişi konu alan konuşmaları ile daha anlamlı kılınabilecektir. İnsanların yiyeceklerini paylaştığı, beraberce yeyip içip eğlendikleri anlamlı bir birlikteliğe dönüşebilecektir.

Ahrete imanda insan doğasından gelen şu olgu da çok önemlidir: Yüce Allah (c.c.) insanlar için açlık, susuzluk içgüdülerini tatmin için dünyada sayısız yiyecek ve içecek yaratmıştır. Öyle ki dünya çok zengin bir sofra gibi insanın bu iki içgüdüsüne hizmet etmektedir. Cinsellik içgüdüsü için de karşı cinsler yaratılmıştır. İnsanın içindeki ebedi yaşam arzusu ise boş yere yaratılmış olamaz. Hiç bir insan ölümü gönül hoşluğu ile kabul etmemeketdir. Ölümden sonraki hayata olan ihtiyaç, temel içgüdülerin enerjisinden daha bir güçlü olarak her insanda vardır. Elbette yüce Allah (c.c.), insanın fıtratında böyle bir kavurucu istek yarattığına göre ahret günü, tekrar diriliş de haktır. Bu olgu bir düşünce egzersizi olmaktan ziyade nefsin diline ve anlayışına daha uygundur.

Yüce Allah (c.c.) bütün iman esaslarına rızası dahilinde gereği şekilde iman etmeyi, son nefeste imanla gitmeyi nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi



muhsin iyi 10 Mayıs, 2013 - 15:45

Hadiselerin İlmi (Olayların Bilimi)

Geleceği Bilme Merakı:

Kim geleceğini bilmek istemez ki? Bunun için önemli bir parayı bile gözden çıkarabiliriz. Çünkü geleceğe yönelik umutlarımız ve beklentilerimiz vardır. Bir şeylerin meydana gelmesi için zaman, para ve emek harcamaktayız. Ama bunların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilememekteyiz.

Çağdaş hiçbir bilim dalının bizlerin geleceğini bilmek adına bir iddiası yoktur. Ancak fal gibi bilim dışı uğraşlar geleceği bilme adına bir şeyler söylemekte, fakat insanlar haklı olarak bunlara da fazla kulak asmamaktadırlar. “Fala inanma, falsız da kalma.” sözünde fala karşı duyulan bir güvensizlik ve tereddüt hemen dikkati çekmektedir.

Yüzyıllardır rüyalar gerçeği bilmede bir pencere olarak değerlendirildi. Ama S. Freud rüyaları çağdaş bilimlerin aydınlığında masaya yatırdı ve onların birer arzu gerçekleştirme edimi olduğunu ispat etti. Tabii Freud hak rüyaları göremediği gibi bunları da anlayacak seviyede değildi. Onun kastettiği rüyalar nefsani türdendi.

Biz bu çalışmamızda bir bilimden söz edeceğiz. Bu, aslında yeni değil, eski bir bilimdir. Peygamberlerin, ermişlerin, dinde derinleşen insanların aşinası oldukları bir bilimdir: Hadiselerin ilmi (Olayların bilimi).

Hadiselerin İlmi Nasıl Bir Bilim Dalı Olabilir?

Evet, hadiselerin ilmi nasıl bir bilim dalı olabilir ki? Biz bu soruya başka bir soruyla karşılık veremeye çalışacağız. Hava durumlarını tahmin, yani meteoroloji nasıl bir bilim dalı haline geldi? Oysa hava durumunu tahmin geleceği bilme iddiasıdır. Depremin olup olamayacağı nasıl bilimin konusu içerisine girdi? Yine deprem olacağına yönelik her iddia gelecek adına söylenmektedir. Gökte dünyamıza yaklaşan bir dev meteorun veya kuyruklu yıldızın dünyamıza çarpıp çarpmayacağı nasıl bilim dünyasını meşgul etmeye başladı? Tabii bunlar da, onlarcası da yersiz kaygı olarak tarihe geçen geleceğe ilişkin birer iddiadan başka bir şey olmadı. Bilim adamları tüm bu konulardaki iddialarını kamuoyuna sunarken ciddi bir eda ile gözlüklerini iki elleri ile tutup gözlerine yerleştirdiler, önlerindeki kâğıttan bilim adına bazı cümleler okudular. Bu sırada bilim adına konuştuklarını da özellikle vurguladılar.

Ama yine de hadiselerin ilmi diye bir bilim dalının olmayacağını savunabiliriz: Çünkü başımıza gelen olaylar bir yasaya göre meydana gelmemektedir diye düşünebiliriz. Yürürken ayağımızın kayması bir tesadüftür. Sütçünün sütü biraz geç getirmesi bir hadisedir ama nedeninin hadiselerin ilmi ile açıklanması olanaksızdır.

Yürürken ayağımızın kaymasını sakarlığımızla, ayakkabımızın altının veya yolun kaygan olması ile açıklayabiliriz. Yine sütçünün sütü biraz geç getirmesinin de birtakım özel nedenleri olabilir. Sütçü gece geç vakitlere kadar televizyon seyretmiş veya eşi ile kavga etmesi sonucu zamanında uyumayıp geç kalkmış da olabilir. Bunun gibi yüzlerce mazeret düşünülebilir. Bunların hiç birinin bizim burada sözünü ettiğimiz hadiselerin ilmi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Hadiselerin ilmi, meydana gelen her olayın geleceği işaret etmede ve aydınlatmada bir işlevi olduğu temel önermesine dayanır. Evet, olaylar nedensiz ve gelişigüzel oluşmazlar. Her olay önünde meydana geleceği olaylarla ilgili gizli mesajlar içerir. Her olay başka bir olaya gebedir. Olaylar olayları doğurur ama doğan her olay adeta çocuğun ebeveynine benzemesi gibidir. Daha doğrusu büyük olaylar meydana gelmeden önce prototip, örnek, küçük bir model olarak kendilerini hissettirirler. Her büyük olay öyle gökten zembille inmez, meydana gelmeden önce bazı işaretlerle kendisini önceden belli eder, tıpkı büyük bir savaş öncesinde devletler arasında elçilerin gidip gelmesi, liderler arasında söz dalaşının, meydan okumaların, kavgaların olması gibi bir durum yaşanır.

Hadiselerin ilmi, olayları tıpkı modern bilimlerin incelediği olay, olgu ve varlıklar gibi ele alır. Olayları neden kabul edip bazı sonuçlara ulaşır. Bazen de büyük olayları sonuç kabul edip küçük olaylarda onun nedenlerini arar. “Aynı nedenler aynı koşullarda aynı sonuçları meydana getirir.” bilimsel yasanın olayların bilimi için de geçerli olduğunu savunur. Olayların “Su deniz seviyesinde 100 derecede kaynar.” önermesinde olduğu gibi değişmez bazı yasalara sahip olduğunu iddia eder.

Burada küçük olayları neden büyük olayları sonuç olarak kabul etmenin sadece bir yakıştırmaca olduğunu ve hadiselerin ilminde birer terimsel adlandırmadan kaynaklandığını belirtelim. Küçük olaylar büyük olaylara işaret ettiği zaman buradaki ilişki sadece haber vermektir. Yoksa asla o küçük olay büyük bir olayın nedeni değildir. Yukarıdaki örneği devam ettirirsek şöyle diyebiliriz. Hava yağışlı olduğu için ayağımız düz zeminde kaymış olabilir. Çoğumuz olayı böyle bir neden sonuç ilişkisi ile kapatabilir. Evet, ayağımızın kayması bir sonuç, yolun ıslak olması bir nedendir. Bu olay böyle bir neden sonuç ilişkisi ile bitirilmelidir. Sonuçta yaralanma ve ölüm de olmadığına göre dosya kapanmalıdır. Bunun üzerinde daha da derinlemesine durmak, dananın altında buzağı aramaktır. Oysa hadiselerin ilmi bu basit olayı bir tarafa atmaz, bundan ileride karşılaşabileceği büyük olayların sırrını çözmeye çalışır, başına gelebilecek büyük olayların haberini alır. Arkadaşının evine giderken ayağının kaydığını görürse o arkadaşa karşı temkinli olur, onunla ilişkilerinde bazı aksilikler yaşayacağı kaygısını duymaya başlar. Çünkü arkadaşının evine giderken yaşadığı o basit düşme olayı hadiselerin ilmine göre daha büyük bir olayın prototipi, modeli, küçük bir örneği olabilir. Evet, böyle bir durumda kişiye düşen en önemli çare sadaka ile bu belayı def etmektir. Çünkü hadis-i şerife göre sadaka bela ve musibetleri ortadan kaldırır. İkinci örneğimize gelince elbette sütçünün sütümüzü biraz geç getirmesi de o kadar önemli bir olay olmayabilir. Çok basit ve önemsiz bir şey olarak üzerinde düşünmek gereği de duymayabiliriz: “Ne var yani o da bizim gibi bir insandır. Biraz geç kalmışsa söyleyeceği bir mazereti vardır.” Ama hadiselerin ilmi onun mazeretini dinlemek istemez bile. Çünkü hadiselerin ilmine göre onun sunduğu mazeretin hiçbir önemi yoktur. Elbette mazereti yerinde ve doğru da olabilir. Hadiselerin ilmi sütçünün sütü geç getirmesinin bizim geleceğimiz ile ilgili bir mesaj içerdiğini iddia eder. Bu basit olay geleceğimizde önemli gördüğümüz bir olaya ilişkin önemli bir bilgi içermektedir. Bu basit ve küçük olay o büyük ve önemli olayın bir ön temsilidir. Bu basit olayı çözersek o önemli olayı da kavramış oluruz. Ama hadiselerin yorumu rüyaların yorumu gibi bir uzmanlık işidir. Sütçü ilim adamını süt rüyada olduğu gibi ilmi temsil edebilir. Sütçünün sütü geç getirmesi önemli bir konuda geç bilgi sahibi olacağımıza işaret edebilir. Zaten söz konusu olay rüyada gerçekleşseydi de aynı yorumu yapacaktık. Çünkü hadiselerin ilmi ile rüyaların yorumu pek çok noktada birbiriyle çakışmakta, ortak özellikler taşımaktadır.

Filmlerde Hadiselerin İlmi:

Senaryo yazarlarına bu yönleri ile büyük bir hayranlık duyarım. Onlar nasıl oluyor da Allah’ın bu evrendeki ve dünyadaki yüce kanununu yani olayların bilimini eserlerine farkına varmadan uygulayabiliyorlar. Dünya görüşü ne olursa olsun gerçek bir sanatçının eserine olayların bilimine uygun olarak motifleri yerleştirmesi benim hem hayranlığıma hem de şaşırmama neden olmuştur. Bu durum bal arısına ilhamla yapacağı şeyleri bir program dahilinde sunan yüce Allah’ın insanı da ilhamının kapsamı dışında tutmadığı gerçeği ile açıklanabilir. Aklı, bilinci olmayan bir böcek ilhamla şerefleniyorsa yüce Allah insana karşı daha cömerttir kanımca. Sanatçılar arılar gibi bu ilhama antenleri açık kimselerden sadece.

Bahsedeceğim şeyler, sizlerin dönüp bakmayacağınız türden. Örneğin bir filimde baba askerdeki oğlundan mektup bekler. Ama mektuplar gecikir. Tam bu sırada durup durduğu yerden oğlunun fotoğrafı yere düşer. Bu görünüşte önemsiz bir şeydir. Fizik kanunlarla izah da edilebilir. Ama film dilinde bu bir mesajdır. Oğlan ölecektir. Nitekim çok geçmeden çocuğun ölüm haberi gelir. Bazıları şöyle düşünecektir: Bu senaryo yazarının izleyiciyi böyle bir acıya önceden hazırlaması içindir. O zaman senaryo yazarı bunu bilinçli yapmaktadır. Senaryo yazarı izleyici büyük bir şoka girmesin diye ona bu acı haberi sindire sindire vermek istemektedir. Ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum. Senaryo yazarı bunu hem farkına varmadan, yani bilinçsizce yapmıştır, hem de bu tam anlamıyla bir ilhamla gerçekleşmiştir, yani olayların ilmi bir yasa gibi filme egemen olmuştur. Çünkü benzer kanun hayatta da cereyan etmektedir. Kuşkusuz duvardan fotoğrafı düşen herkes ölecektir diye bir kesin kanun yoktur. Fotoğrafın duvardan düşmesi olayların ilminde yüzlerce anlama gelir. Bu bir kelimenin cümle içerisinde değişik anlamlar kazanması gibidir. Örneğin ‘karartacağım’ kelimesi ‘Hayatını karartacağım.’ ile ‘Odamı karartacağım.’ cümlelerinde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Fotoğrafın duvardan düşmesi askerdeki oğlunun yaşayıp yaşamadığı kaygısını duyan bir baba için ölüm haberi anlamına gelirken oğlunun yeni işinde yükselmesini bekleyen bir baba için istediği göreve gelememe gibi başka bir olumsuz haber anlamını taşır.

Başka bir filimde şöyle bir ana olay vardır: Bir kişi Almanya’ya işçi olarak gitmek istemektedir. Ama bazı prosedürleri halletmesi gerekmektedir. İşi olacak gibidir ama film bu ya belki bir engel çıkabilir. Seyirci de onun gidip gitmeyeceği yönünde bir kaygı ve gerilim yaşamaktadır. Seyirci başkahramanın Almanya’ya işçi olarak gitmesini ister, çünkü ölümcül bir hastalığa yakalanan çocuğu için para kazanıp onu tedavi ettirmesi gerekmektedir. Fakat aksilikler olabilir. İşte bu durum izleyici için gitgide artan bir kaygı ve gerilim merkezi oluşturur. Gün içinde Almanya’ya gidiş prosedürlerini halletmek için çaba gösteren başkahraman eve dönerken halktan bir esnaf, babacan bir eda ile başkahramanımıza Almanya’ya gitme işinin akıbetini sorar. Başkahramanımız tam bu konuda gün boyunca yaptığı uğraşlardan söz ederken o esnafa çırağı seslenerek kendisini birisinin telefonda aradığını söyler. O da başkahramanımızı dinlemeyi bırakıp içeri koşar. Esnafın bu tavrı basit bir olaydır. Görünüşte önemsizdir. Ama aslında olayların ilminde esnafın merakla başkahramanımıza sorduğu sorunun cevabını vermektedir. Nasıl o bir sorun nedeniyle başkahramanımızı dinleyecek zamana ve fırsata sahip olamamışsa başkahramanımızı Almanya’ya yollama işlemlerini yapan yetkililer de bazı sorunlar nedeniyle başkahramanımızı dinlemeyecek ve anlamayacaktır. Tabii Almanya’ya gitme işi de gerçekleşmeyecektir.

Hadiselerin İlmi Kuran-ı Kerim’de Geçmektedir:

‘‘İşte böyle Rabbin seni seçecek ve sana hadiselerin yorumuna dair ilimler öğretecek ( ve yuallimüke min tevili’l-ahadisi). (Yusuf suresi, 6)’’

‘‘Onu satın alan Mısırlı, hanımına dedi ki: ‘Buna güzel bak! Belki bize faydası olur, yahut evlat ediniriz.’ Bu suretle Yusuf’u orada yerleştirdik. Hem de ona olayları yorumlamaya dair ilimler öğretelim diye (ve li-nuallimehu min tevili’l-ahadisi)… (Yusuf suresi, 21’’

‘‘Ey Rabbim, Sen bana dünya mülkünden bir nasip verdin ve bana olayların yorumlamasını öğrettin (ve allemteni min tevili’l-ahadisi). (Yusuf suresi, 101)’’

‘Ahadis’ bizim dilimizde ‘hadiseler’ diye kullanılmaktadır. ‘Olaylar’ ile eşanlamlıdır. Belki olayların bir ilim konusu olamayacağını düşünen pek çok tefsirci ve mealci bu ibareyi rüyaların ilmi diye düşünmüş ve açıklamıştır. Halbuki ‘rüya’ Arapça bir kelime olup aynı surede de pek çok yerde geçmektedir. Hz. Yusuf (a.s) güneşin, ayın ve on bir yıldızın kendisine secde ettiklerini rüyasında görmüş, Mısır melikinin de rüyasını yorumlamıştır. Tüm bu yerlerde rüya kelimesi kullanılmaktadır. Tüm bunlar ahadis kelimesinin rüya kelimesinden başka bir anlamda kullanıldığını ve olaylar anlamına geldiğini açıkça göstermektedir.

Kuran-ı Kerim’in aşağı yukarı dörtte biri kıssalardan oluşmaktadır. Kıssalar da olayların arka arka birleşmesinden meydana gelmektedir. Kuran-ı Kerim ayetleri nazil olmaya başladığında inançsız insanlar bu kıssalara dikkat çekerek Kuran-ı Kerim’e ‘eskilerin masalları’ diye ad vermelerine neden olmuştur. Belki bu ifade Kuran-ı Kerim’de en az on yerde geçmektedir. Bu da kâfirlerin nazarında Kuran-ı Kerim’de geçen olaylar ve kıssaların onlar için bir anlama gelmediğini, halk arasında söylenen efsaneleri andırdığını göstermektedir.

Bir Mümin İçin Kuran-ı Kerim Kıssaları (Belli Olaylar Bütünü) Ne Anlama Gelmektedir:

Kuran-ı Kerim’in ayetleri 23 yılda azar azar indi. Geçmiş peygamberlerin kıssaları da peygamberimizi teselli kabilinde verilmiştir. Kıssaların işlevi sadece bu teselliyle bitmemekte, peygamberimize (s.a.s) olayların belli bir yasayla geliştiğini, gelişigüzel olmadığını beyan ediyordu. Kuran-ı Kerim’de kıssası en çok ve en ayrıntılı zikredileni Hz. Musa’nınkidir.

Yüce Allah Firavun’u, İsrail oğullarını anlatırken peygamberimize ve sahabelere onların yaşadığı olayların birer tabiat kanunu gibi kendileri için de geçerli olduğunu bildiriyordu. Bunlardan bazıları şunlardır:

İsrail oğulları şayet Firavunun zulmüne boyun eğerlerse bundan kurtulmaları mümkün değildir.

İsrail oğulları Hz. Musa’ya (a.s) tabi olup vaat edilen topraklara giderlerse Allah onları Firavun’un zulmünden kurtaracaktır. Bunun için denizin yarılması gibi mucizeler bile görülebilecektir.

İşte yüce Allah, peygamberimize (s.a.s) bu ilahi kanunları, yani hadiselerin ilmini anlatmaktadır. Nitekim Mekke’de zulüm altında bulunan peygamberimiz ve sahabeler Medine’ye hicret edince kurtulmuşlar ve kendi devletlerini kurmuşlardır. Bütün bunların meydana gelmesinde Hz. Musa (a.s) kıssasının saçtığı ümitlerin, ilahi yasaların büyük bir katkısı olmuştur.

İnsanın Kuran-ı Kerim’deki kıssalara bakış açısı ilahi yasalar biçiminde olmalıdır. Yoksa, Allah (c.c.) göstermesin, Mekke kodamanlarının ‘eskilerin masalları’ biçimdeki küfür anlayışına düşülebilir.

Yusuf Kıssasında Hangi Olaylar, Hangi İlahi Yasalara İşaret Ediyor:

Yeter ki Kuran-ı Kerim’deki kıssaların, olayların değişmez ilahi yasalara işaret ettiğini kabul edelim. Hemen binlerce yılda binlerce insanın yaşayarak elde edebilecekleri büyük bir hikmeti bir anda elde ederiz. Bu hikmet bizi derin bir imana da sevk eder. Bu gerçeğin farkında olan bir insan, bir anda dünyanın en akıllı ve ferasetli (uzak görüşlü) kişisi olur. Kuran-ı Kerim bu kıssaları ile bitip tükenmez bir ilim ve hikmet kitabıdır. İnsanın yaşadığı hayatı, olayları daha derinlemesine kavramasını sağlar.

Yusuf kıssası Allah tarafından kıssaların en güzeli olarak vasfedilmiştir. Bu surede insanın günlük hayatında karşılaşabileceği pek çok olayın neden ve sonuç ilişkisi, ilahi yasalara işaret edilerek verilmiştir.

Bunlardan bazıları şunlardır:
Bir işte birisi kabiliyetli birini kıskanıp ona komplo kurup onu etkisiz hale getirmek istediğinde yüce Allah (c.c.) görünüşte onu galip kılsa da hakikatte mutlaka onu mağlup edecektir. Bir gün o kötülük yapan kişi komplo kurduğu kişiye muhtaç olacaktır. Maddi veya manevi olarak.

Birisi iffetini koruduğunda karşı taraftan iftira gelse de sonunda mutlaka aklanacaktır.

İffetini koruyup bu yolda mücadele eden kişi, her ne kadar biraz sıkıntı çekse de sonunda aklanıp yüksek makamlara geçecektir.

Eğer bir insan bu ilahi kanunlardan şüphe ederse Kuran-ı Kerim’deki bu kıssalardan da, dolayısıyla hadiselerin ilminden de kuşku duyacaktır. Böyle birisi olayların ilahi bir yasayla değil de gelişigüzel oluştuğunu, geliştiğini düşünmektedir. Kötü kişilerin yaptığı şeylerin yanlarına kaldığını sanmaktadır.

Kadere, Hayır ve Şerrin Allah’tan Geldiğine İman Hadiselerin İlmi ile Anlamlı Olur, Derinleşir:

Bugün insanların imanlarında en cılız oldukları konu kaderdir. Hayır ve şerrin Allah’tan geldiği hususudur. Çoğu kişi kendisini Müslüman gördüğü halde aslında iradeye o kadar önem veriyor ki ehlisünnet itikadının dışına çıkmaktadır.

Güç ve kuvvet Allah’tandır. Hayrı ve şerri yaratan da Allah’tır. Bir olayı meydana getirmek istesek de bu ancak yüce Allah’ın izni ve yaratması ile olmaktadır. Allah iyiliği de kötülüğü de yaratandır. Ama iyiliklerden razıdır. Kötülüklere rızası yoktur. Kişi yaptığını sandığı kötülüklerden niyeti nedeni ile mesul tutulmaktadır.

Başımıza gelen kötü şeyler, Allah tarafından yaratılmaktadır. Ama kötülükler karşısında mücadele etmemiz, meşru haklarımızı korumamız da gerekmektedir. Yoksa aksi durum kötülüklere rıza göstermek olur. Allah kötü şeylerin başımıza gelmesini ya derecelerimizin yükselmesi için ya da daha önce yaptığımız bir günaha karşılık olarak yaratmaktadır.

İyilikleri, iyi şeyleri Allah’ın lutf u ihsanı olarak görmek gerekir.

İşte hadiselerin ilmi ile kader bu temel esaslar içerisinde değerlendirilmelidir. Kader ile ilgili temel bilgileri edinmeden ve bunda derinleşmeden hadiseleri değerlendirme kişiyi psikolojik olarak hasta kılar ve saplantılı takıntılı bir duruma sokar. Böyle birisinin hayatı çekilmez olur.

Hadiselerin İlmi İnsanı Saplantılı Takıntılı Bir Psikolojik Rahatsızlığa Sevk Etmez mi?

Yazımızın başındaki örnekleri bir hatırlayalım: Ayağımızın kayması bir tesadüf değildi. Geleceğe dönük bir anlama sahipti. Sütçünün sütü geç getirmesi de böyleydi. Şimdi bu bilgiler inançsız bir insanı saplantılı takıntılı bir nevroza sürükler. Çünkü anlamları olumsuzdur. Böyle birisi bu tür olaylarda donup kalır, hayatını zorlaştırır. Ne yapacağını bilemez. İnsanların büyük kısmı böyle çeşitli saplantılara takıntılara sahiptir. Bunları aşmak için zamanlarının ve enerjilerinin çoğunu harcarlar.

Hadiselerin ilmi bilgisine sahip olan birisi de şayet inanç bakımından (özellikle kader konusunda) zayıfsa bu saplantılı takıntılı durumu daha da artacaktır.

S. Freud saplantılı takıntılı nevroza genellikle dindar ve zeki insanların düştüğünü belirtir. Bu düşüncenin haklı yanları vardır. Ama Freud’un dindar kabul ettiği kesim Allah’ın varlığını kabul eden kişilerle Hıristiyan ve Yahudilerdir. Bir müminin Allah’ın izni ile böyle bir psikolojik hastalığa yakalansa bile onu üzerinde kısa zamanda atmaması mümkün değildir. Zekiliğe gelince buna tamamen katılıyorum. Bu insanlar hadiselerin gelişigüzel doğmadığını, gelişmediğini zekâlarıyla kavramış durumdadırlar. Ama bundan ne Freud’un psikanalizi ile ne de zekâlarıyla kurtulabilirler. Bu ancak mümin vasıflarına sahip olmakla, Allah’a tevekkülle ve bu konularda gelişmekle atlatılabilecek bir psikolojik rahatsızlıktır.

Hadiselerin ilmi ile uğraşmada mümin derecesindeki kişiler, imanları ve Allah’a tevekkülleri ile şeytanların vesveselerinden korunabilir. Yoksa bu niteliği olmayan kişileri hadiselerin ilmi ile uğraşmak şeytanların oyuncakları kılar. Bundan kurtulmaları da mümkün olmaz.

Mümin birisi ise büyük olayların olumsuz işaretleri karşısında aktif bir rol oynar. Öncelikle her işe yüce Allah’ın (c.c.) adı ile başlar. Bu zaten o işin hayırla sonuçlanacağına açık bir işarettir. Peygamberimiz (s.a.s) besmelesiz işin sonunun hayır olmayacağını belirtmiştir. İş besmele ile başlandığında görünüşte olumsuz gibi görünse de sonunda mutlaka mümin kişinin lehine cereyan eder. Bunun lehte cereyanı çoğu kez ahrette görülecektir. Ayrıca işe başlarken Allah’tan hayır ister. Böyle olumsuz işaretler aldığı zaman Allah’a sığınır ve dua eder. Başkalarının dualarını almaya çalışır. Selamla insanların şerlerini engeller. Bunun yanında böyle olumsuz bir işaret aldığında bu niyetle sadaka veya Allah için yapılacak bir hayırlı işle bunu def etmeye gayret eder. Gerekirse adak adar. Adağını da mutlaka zamanında yerine getirir. Sözünde durur. Vaadinde durmamanın bir münafıklık alameti olduğunu bilir. Kafasını bunlara pek takmaz. Sonunda galip gelecek olanın inananlar ve doğrular olacağını bilir. Her daim tövbe ve istiğfar eder. Hatalarının bedelini ödemeye çalışır. Yüce Allah’a (c.c.) güvenir ve tevekkül eder.

Kaldı ki bir müminin nazarında uğursuzluk yoktur. Her hadise mümin için hayırdır. Başa gelen bela ve musibetler de sabırla ibadete dönüşür. Peygamberimiz (s.a.s) pek çok hadis-i şerifle varlıkları, olayları uğursuz olarak yorumlamayı yasaklamıştır. Onun için bir mümin hadiselerin ilmine göre olumsuz bir işaret karşısında bunun mutlaka kendisi için hayırla neticeleneceğini bilir. Allah’a sonsuz güvenir. Yüce Allah’ın geceden gündüzü, ölüden diriyi çıkaracağını bilir. Hakkın şerleri hayreyliyeceğinden emindir. Başa gelen olumsuz şeyler müminlerin günahları için birer kefarettir. Günahlar tövbe etmeye vesiledir. Tövbeler, şayet nasuh tövbe olursa, Allah’ın izni ile bu günahlar sevaba çevrilecektir.

Hadiselere değil Besmeleye, Selama, Duaya, Sadakaya Önem Verelim:

Mümin bir kişinin saplantılı takıntılı nevroza yakalanması düşünülemez bile. Çünkü o her hadiseyi daha başlamadan, hatta daha işaretleri bile görünmeden önce besmele ile damgalamıştır. Yatağından besmele ile kalkar. Her işte besmele ile hayatın en ufak hadiselerini bile damgalamaya devam eder. Besmelesiz hiçbir işe girişmez. Yüce Allah’ın adı ile başlanan iş mutlaka hayırla sonuçlanır. Bunu bir an, bir saniye bile unutmaz. İnsanlardan gelebilecek bela ve musibetleri de onlara verdiği selamlarla engeller. Evine selamla girip selamla çıkar. İşine de. Selam büyük bir duadır. Her hayırlı iş öncesi dua da onun başka silahıdır. Kısacası mümin kafasını hadiselere, olumsuzluklara, uğursuzluklara yormaz ve takmaz. Hadiselerin ilmi onu saplantılı takıntılı nevroza değil büyük bir hikmete ve ilme sürükler. Yüce Allah’tan (c.c.) daim haline şükür ve sabır gibi nimetlere sevk eder. Allah’ın rızasını gaye olarak görür. Yüce Allah’ın (c.c.) besmele, selam, dua, sadaka gibi hadiseleri çeviren, döndüren asıl güç kaynaklarına yapışır. Allah’a tevekkülünde kuşkuya düşmez. ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka siz en üstünsünüz. (Ali İmran suresi, 139)’

Elbette bir boks maçında taraflar birbirlerine darbeler vuracaktır. Ama önemli olan, maçın sonudur. Hakemin galip kişinin elini kaldırmasıdır. Dünya bir imtihan yurdudur. Ödül ve ceza yurdu değildir. Asıl mükâfat ahrettedir. Mümin dünyada gerek derecesinin artması gerekse günahlarına kefaret olması için hayattan bazı darbeler alabilir. Ama ona mutlaka dünyada da bazı galibiyetler verilir. Yüce Allah müminleri dünyada aziz kılmada cimri davranmaz.

‘Bütün işlerin sonu Allah’a aittir. (Hac suresi, 41)’

Hayırlı İşleri Hadiseler Doğurmaz, İslam’ın Beş Şartı Hayırlı İşlere Vesile Olur:

Hadiselerin ilmi ile insanın saplantılı takıntılı nevroza düşme tehlikesi söz konusu olmakla birlikte bu durum itikatta da bozulmalara neden olabilir. Hadiselere takılıp kalmamak gerektiğini, hele uğursuz olarak nitelenen durumların dince yasaklandığını daha önce belirtmiştik.

Müminin hedefi sadece ahrette cenneti yaşamak değil bu dünyada da gönül huzurunu bulmaktır. İslam’ın beş şartı insanı bu dünyada büyük bela ve musibetlere karşı korur. Namaz ve oruç bedenin ve ruhun sağlığını temin eder. Hac ve zekât ise mal mülkün güvenliğini, çoğalmasını sağlar. Hayırlı hadiseleri bunlar doğururlar. Ahrette cennet bunlarla kazanıldığı gibi dünya hayatında da gönül huzuru ancak ibadetlerle elde edilebilir. Bir mümin bakışını hadiselere değil, Allah’ın rızasının gizli olduğu ibadetlere çevirir.

Namazda okunan Kuran sureleri, özellikle Fatiha suresi bütün hayırlı işlerin kaynağı gibidir. Bu başlı başına büyük bir devlettir.

Günahlar olumsuz, uğursuz hadiselere neden olurlar. Bunların bir kısmı dünyada kişilere hissettirilir. Tabii dünya bir imtihan yurdu olduğu için bunlar gözlerden saklanır. İç dünyadaki cehennemi gözler pek göremez. İnsanların başlarına gelebilecek bela ve musibetlere en büyük önlem, zamanında yapılacak tövbe ve istiğfardır.

Hadiselerin ilmi günahlarda ısrar eden kişileri ancak saplantılı takıntılı nevroz kılar.

İlk İnen Ayet de Hadiselere Besmele Damgasını Vurmaya İşaret Etmektedir:

Peygamberimize (s.a.s) inen ilk ayet gayet düşündürücüdür: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! (Allak suresi, 1)’ Ortada bir kitap yokken peygamberimize (s.a.s) neyi okuma emredilmişti? Bundan sonra inecek ayetler mi kastedilmişti? Bu elbette düşünülebilir. Demek ki, Allah’ın adı bir şifredir. Okuma onun adı ile başlamayınca hayırlı olmamaktadır. Ayetler gereği şekilde anlaşılmamaktadır. Ama ayeti sadece bu küçük olaya indirgemek doğru değildir. Hayatımız ile bir kitap yazıyoruz. Nitekim yüce Allah bu kitabı (amel defterlerini) kıyamet günü bizlere takdim edecektir. Kitaptaki her küçük işin bile Allah’ın adı ile başlaması bizleri sevindirecektir. Besmele ile başlanan bütün işlerin hayırla sonuçlandığını göreceğiz.

Yüce Allah (c.c.) hayatımızın her küçük, büyük işine besmele ile başlamayı ve bu konuda uyanık olmayı nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi



muhsin iyi 17 Ekim, 2013 - 11:30

Salâvat, Salâvat-ı Şerife, Salât u Selam, Peygambere Salâvat Getirmenin Önemi, Faziletleri
Bu dünyadaki bütün Müslümanlar doğal olarak peygamberimiz (s.a.s) ile görüşmek, konuşmak isterler. Hatta onun yaşadığı devirde de hayatlarını birlikte yaşamak gönüllerinden geçebilir. İşte salâvat bu işlevi bir dereceye kadar karşılamak için vardır. Kim peygambere (s.a.s) salâvat getirirse onunla iletişime geçmiş olur. Zira peygamberimiz (s.a.s) hadis-i şeriflerinde, salâvatları kendisine getirmekle görevli meleklerin bulunduğunu, ümmetinin her bir ferdinin salâvatını alıp ona karşılık verdiğini belirtmektedir.

Salâvatın binlerce değişik çeşidi vardır. Bunların her birinin faziletleri farklıdır. Ortak olan noktaları peygambere ‘dua’ ve ‘selam’ temennilerinde bulunmaktır. Nitekim salâvatlarda Arapça değişik çekimlerde bulunan salât ‘dua’, selam ise ‘esenlik’ demektir.

Dua, ibadetin özüdür. Gayesidir. İbadette insan riyaya düşebilir. Bu taktirde, Allah göstermesin, yapılan ibadetler insanın aleyhinde olur. Ama kabul gören bir dua dünya ve ahret hayırlarına vesile olur. Onun için bir dua çeşidi olan salâvatların önemi çok büyüktür.

Peygamberimize dua ve esenlik temennisinde bulunmak ne demektir? Peygamberimizin (s.a.s) buna ihtiyacı var mıdır? Peygamberimize (s.a.s) yüce Allah (c.c.) Makam-ı Mahmud’u vaat etmiştir (bk. İsra suresi, 9). Allah (c.c.), sözünde durur. Caymaz. Ondan öte bir makam ve derece de bulunmamaktadır. Bu nedenle peygamberimizin (s.a.s), ümmetinin duasına ihtiyacı yoktur. Zaten bir kişi bu düşünce ile salâvat getiriyorsa, yani ben getirdiğim bu salâvatlarla peygamberin manevi yükselmesini sağlıyorum, ona makam ve derece kazandırıyorum, diye aklından geçiriyorsa yanlış bir itikat içerisindedir. Büyük bir edepsizlikte bulunmaktadır. Bunu İmam-ı Rabbani (k.s.) Mektubat’ında da bu şekilde açıklamaktadır. Peygambere (s.a.s) karşı bu büyük edepsizlik mutlaka bir gün itikatta yanlış yollara sapmayı doğuracaktır. Kişi kendisini peygamberden üstün görürse, ki kalbinde bu duygu bir an geçse bile, Allah göstermesin, imanında büyük yıkımlar yaşayabilir. Dinin temelinde peygambere iman, özellikle peygambere karşı edep önemli bir rükündür. Hucurat suresi bunun üzerine inmiş, müminleri bu konuda değişik hususlarda uyarmıştır.

Salâvatta görünüşte peygamberimize (s.a.s) dua ve selam temennilerinde bulunulur, hakikatte ise peygamberimizin dua ve selam temennileri salâvat getirenin üzerine gelir. Yani peygamberimiz (s.a.s) salâvata muhtaç değildir ama bizler onun dua ve selamlarına çok muhtacızdır. Çünkü peygamberimize (s.a.s) salâvatı Allah ve melekleri yapmaktadır. Biz salâvatı Allah’ın (c.c.) emri olduğu, peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerde çokça tavsiye ettiği ve bizzat salâvatın bizim yararımıza olduğu için getirmek isteriz.

Salâvat ile bir Müslüman’a şu itikat kazandırılmaya çalışılır: Hz. İsa (a.s) taraftarları zamanla onu ilahlaştırdılar. Allah’ın oğlu olarak yücelttiler. Hâlbuki o ancak Allah’ın bir kulu ve peygamberiydi. Bu tehlike bütün peygamberler için de söz konusu olabilirdi. Yüce Allah (c.c.), insanların peygambere imanda sağlam bir itikada sahip olmaları için peygambere salâvat getirmeyi emretmiştir: ‘Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar. Ey iman edenler, sizler de ona salât ve selam edin! (Ahzab suresi, 56)’

Bir insanın hayatında en az bir kere peygambere salât getirmesi bu farzı yerine getirmesini sağlayacaktır. Tabii bir Müslüman’a yakışan edep ölçüsü onun adının geçtiği her yerde ve zamanda salâvat getirmektir. Peygamberimizin adının geçtiği halde ona salâvat getirmeyenleri hadisi şerifler çeşitli şekillerde uyarmıştır. Hadis-i şeriflerde bu gibi kişilerin ‘burunlarının sürtüneceği’ belirtilmiştir. Ayrıca bu tür kişiler ‘insanların en cimrisi’ diye de vasıflandırılmıştır.

Peygamberimizin (s.a.s) dua ve selam temennilerine şefaat de denir. Yani şefaatin aslı ve hakikati dua ve selam temennisidir. Sanıldığı gibi şefaat sadece ahret ve günahkârlar için geçerli değildir. Peygamberimiz (s.a.s) türbelerinde cennet bahçelerinden bir bahçe içerisinde bulunmaktadır. Ümmetinden kendisine salât u selam getiren her fertten gerçek manasıyla haberdar olmaktadır. Onlara dünya yaşamında karşı karşıya bulundukları sıkıntıların, problemlerin ortadan kalkması veya hafiflemesi için dua ve selam temennileri ile yüce Allah (c.c.) katında şefaatte bulunmaktadır. Ahrette günahkâr müminlerin Allah tarafından affedilmesi yanında diğer müminlerin Allah katında yüksek makamlara ulaşması, cennetteki derecelerinin artması da peygamberin (s.a.s) şefaati ile mümkün olmaktadır.

Peygamberimizin (s.a.s) şefaatinin üzerimizde her daim bulunması için belli bir sayıdaki salâvatı her zaman virt edinmek akıl karıdır.

Peygamberimiz (s.a.s) şu anda ahret hayatındaki yaşamı sırasında ümmetinden, ümmetinin fertlerinden uzak değildir. Levh-i mahfuz bir kitap gibi peygamberimizin (s.a.s) önünde durmaktadır. İstediği an kendisine salâvat getiren her bir kişinin geçmişteki, şimdiki, gelecekteki her şeyini bilmektedir. Bu nedenle salât ve selamla kendisiyle iletişimde bulunan her bir kişi ondan maddi ve manevi sıkıntıları, problemleri için dua almakta, Allah’ın izni ve yaratmasıyla büyük maddi ve manevi ikramlara nail olmaktadır. Bu pek çok hadis-i şerifle müjdelenen bir husustur.

Ne zaman bir sıkıntıyla, problemle karşılaşsam hemen salâvat çekmeye başlarım. O sıkıntının veya problemin ortadan kalktığını veya hafiflediğini mutlaka müşahede ederim. Bunu kendi özel hayatımda binlerce kez tecrübe ettim. Peygamberimizin (s.a.s) çektiğim salâvatlarla bana dua ettiğini düşündüğüm için onunla bu zaman zarfında kalbi bir rabıta da kurmuş olurum. Bu durum peygambere imanımı daha yakinleştirdiği gibi onunla aramdaki ilişkiyi her geçen gün daha da güçlendirmektedir. Salâvat peygamberin (s.a.s) aramızda yaşayan samimi bir dost; her sıkıntımızda, problemimizde yardıma koşan bir büyüğümüz gibi kabul edilmesini sağlamaktadır.

Salâvat öyle bir özellik taşımaktadır ki, ona hayran olmamak elde değildir. Şöyle ki: Salâvat şeklen peygambere dua cümlesi mahiyetindedir. Salâvatta duaya muhtaç bir kul olarak peygamber (s.a.s) konumlandırılmaktadır. Bu sayede peygamberin ilahlaştırılması önlenmektedir. Kendisinden önce peygamber olan Hz. İsa’nın başına gelen şeyden peygamberimiz bu sayede korunmaktadır. Salâvat manevi yönü ile yani hakikatte ise peygamberimizin salâvat getirene dua ve şefaatte bulunmasıdır ki, bu yönü ile gizlenmiştir. Kişinin peygambere imanına bırakılmıştır. Kişi inancı ve itikadı oranında getirdiği salâvatla manevi olarak destek gördüğünü düşünmektedir. Peygamber (s.a.s) salâvat getirene dua ve şefaatte bulunmakta, bu sayede yüce Allah da o kişiye yardım etmekte, içerisinde bulunduğu sıkıntıyı, problemi ya ortadan kaldırmakta ya da hafifletmektedir. Bu sayede salâvat ile bir insan hiçbir zaman peygamberini ilah konumuna yükseltememekte, fakat manevi olarak onunla olan bağını güçlendirmekte, Allah ile olan ilişkisinde peygambere (s.a.s) yakışan ve yaraşan konumu verebilmektedir. Kişi salâvat sayesinde yüce Allah’ın (c.c.) istediği ve razı olduğu bir şekilde peygamber inancını, peygambere imanı muhafaza edebilmektedir. Geliştirmektedir.

Çağımızda Vahhabilik, Selefilik gibi mezhebi akımların etkisi ile salâvatın manevi, yani hakiki yönü pek dikkate alınmamaktadır. Yok sayılmaktadır. Peygamberi ilahlaştırmamak için böyle bir gayretin içerisinde bulunulmuştur. O zaman da salâvatın bir anlamı olmamaktadır. İnsanlar salâvat getirmekten uzaklaşmaktadırlar. Salâvatın önemi ve faziletlerinden habersiz olmaktadırlar. Peygamber tıpkı her insan gibi ölümle aramızdan ayrılmış ve bu dünya ile insanlarla ilişkisi olmayan biri konumuna getirilmiş bulunmaktadır. Hâlbuki binlerce evliya şahittir ki, peygamberimiz ölümünden sonra da diridir. Ümmetinin içerisindedir. Bu dünyadaki insanların diriliğindeki dirilikten daha üstün bir dirilikle diri olarak türbesinde cennet bahçelerinden bir bahçe içerisinde yaşamaktadır. Ümmetinden her bir fertle de yakından ilgilidirler, ilgilenmektedirler. Salâvat getiren her kişinin salâvatını almakta ve ona salâvatta ve şefaatte bulunmaktadır. Zaten bu durum onlarca hadis-i şerifle de doğrulanmaktadır. Ehl-i sünnet inancı da bu düşünceyi, inancı gerektirmektedir.

Peygamberimize (s.a.s) imanı sadece ‘tarihi bir şahsiyete iman’ olarak algılamak doğru değildir. O taktirde bu iman çok sığ olur. Derinlikten, anlamdan yoksun kalır. Her an ufak bir şüphe ile toza ve dumana karışabilir. Onun ruhaniyetinin aramızda olduğuna inanmak, özellikle salâvat getirdiğimizde onun bunu aldığını ve buna karşılık verdiğini kabul etmek peygambere imanın yakinleşmesini ve derinleşmesini sağlar. Bu iman ve itikat sayesinde onu rüyada görmek mümkün olur.

Ölen insanların ruhları Berzah âlemine intikal eder. Genellikle onların bu dünya ile bir ilgileri olmaz. Ama peygamberlerin ve velilerin ruhları böyle değildir. Onlar ölseler bile istedikleri anda istedikleri yerde ruhları ile bulunabilirler. Bu yüce Allah’ın (c.c.) onlara ve bizlere verdiği bir nimettir, rahmettir. İsimleri hürmetle anıldıkları anda o yerde hazır ve nazır olurlar. Nakşibendiyye tarikatında hatme-i haceganda zikirden sonra sadat-ı kiramın isim ve unvanlarının uzun uzun anılıp dua buyrulmasının bir nedeni de onların ruhaniyetlerinin zikir meclisine teşrif etmelerini sağlamak, bu sayede himmetlerini almaktır.

Tabii burada yeri gelmişken şunu belirtelim ki, ruh çağırma seanslarına gelenler cinlerdir, genellikle onların en azgınları bulunan şeytanlardır. Bu, başka bir konudur. Medyumlar ruhlarla ilişki kuracak kabiliyette değildirler. Onlar ancak cinlerle konuşabilirler. İlahi nurları müşahede edecek seviyeye ulaşmadan peygamberlerin ve velilerin ruhlarını görmek, onlarla görüşmek kimseye müyesser olmaz.

Ruh, Allah’tan ilahi bir nefhadır. Rüyada peygamberi gördüğünde onu tanır. Kim olduğunu bilir. Eğer gördüğü kişi hakkında peygamber mi, değil mi diye bir kuşku duyulsa, o zaman o görülen kişi peygamber varisi bir velidir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) şöyle ifade buyurmuşlardır: ‘Rüyada beni gören beni görmüştür. Zira şeytan benim suretime giremez.’

Çoğu kişi ömürlerinde bir defa da olsa peygamberimizi rüyalarında görmek isterler. Bunun yolu da ona çokça salâvat getirmekle olur. Çokça salâvat kişinin ruhunu peygamberimizin (s.a.s) ruhaniyetiyle karşı karşıya getirir. Onu bir gün de olsa rüyada görme saadetini sağlayabilir. Peygamberi rüyalarında çokça görenlerin ortak vasıfları ona çokça salâvat getirmeleri ve ehl-i beytine, hususiyle peygamberimizin soyundan gelen dini açıdan doğru ve güzel insanlara, peygamber yolunda yürüyen kişilere, yani sadat-ı kiramlara hürmet etmeleridir.

Salâvat ruha bir rahmet duygusu tattırır. Bir müddet salâvat getirdikten sonra ruhun rahatladığını, yakıcı bir susuzluktan sonra suya kanan bir insanın yaşadığı serinlik hali gibi bir duyguyu yaşattığını herkes tadabilir.

Salâvat getirme dünya ve ahret hayatında üzerimizde bulunan sıkıntıların ve problemlerin ortadan kalkmasını veya hafiflemesini sağlarken günahlarımızın affedilmesini ve peygamberimizin (s.a.s) şefaatlerinin üzerimizde bulunmasını da gerçekleştirir. Bunlar hadis-i şeriflerde belirtilen hususlardır. Hiçbir kimse ameli ile cennete giremez. Herkes ancak Allah’ın rahmeti ile kurtuluşa erebilecektir. Bunun için her insan peygamberin (s.a.s) şefaatine muhtaçtır. Çünkü Allah’ın (c.c.) rahmeti, peygamberin duası ve şefaati ile iner.

Yüce Allah (c.c.) peygamberimizi övme sadetinde onu kendi güzel isimleri ile tavsif buyurmuşlardır: ‘And olsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli (rauf), ve merhametlidir (rahim). (Tövbe suresi, 128)’

Ne zaman mevlit törenlerinde bulunsam peygamberimizin (s.a.s) ruhaniyetinin de mutlaka oraya geldiğine sadat-ı kiramın himmetiyle şahit olmuşumdur. Öyle ki peygamber adına düzenlenen konferanslarda, törenlerde de bu keşif bana hep ayan olmuştur. Şimdi şöyle düşünmekteyim ki, böyle ilgili törenlere bizzat peygamberimiz (s.a.s) ev sahipliği yapmakta, gelenlere de manevi hediyeler vermektedir. Müminlere sarılmakta, onlarla musafaha etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s), adına düzenlenen hiçbir törenden habersiz olmamaktadır. Ruhaniyetiyle ve dostlarının da ruhaniyetleriyle bizzat oraya teşrif etmekte ve orayı şenlendirmektedir.

Salâvatın anlamını, önemini şu hadis-i şerif bana ziyadesiyle hissettirmiş ve düşündürmüştür: Bir sahabi peygamberimize (s.a.s) gelerek, ya Rasulallah ben sana çok salâvat getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) dilediğin kadar yap, buyurdular. O zaman sahabi dualarımın dörtte birini sana salâvata ayırsam uygun olur mu, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur, buyurdu. Sahabe o halde üçte ikisi yeter mi, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) yine aynı karşılığı verdi. Bunun üzerine sahabe dualarına ayırdığı bütün zamanı salâvat getirmeye ayıracağını söyledi. Peygamberimiz (s.a.s) o zaman o sahabeye şöyle buyurdular: Böyle yaparsan Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.

İnsan dualarında farkına varmadan şer de isteyebilir. Nefis cihetiyle Allah’tan zenginlik isteyen pek çok Müslüman vardır. Hâlbuki zenginlik, içerisinde büyük fitnelerin olduğu bir dünya nimetidir. Her insan için hayırlı olmaz. Örneğin zekâtla imtihanda herkes başarılı olamayabilir. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle çoğu Müslümanlara bu türden fitne kapılarını açmamaktadır. Dünya yaşamında bizim için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu bilememekteyiz. Salâvatla peygamberimizin (s.a.s) dualarını üzerimize düşürdüğümüzde bilerek veya bilmeyerek bizim için hayırlı olan şeylere dua etmiş oluruz. Hususiyle dualarda Allah’a hamd u sena ettikten sonra salâvatlara daha bir önem verirsek kurtuluşa, dünya ve ahret hayatında mutluluğa erebiliriz.

Yüce Allah (c.c.), bizlere peygamberimize (s.a.s) salâvat getirme nimetini nasip eylesin. Peygamberimizin dualarını ve şefaatlerini her daim üzerimizde bulundursun. Âmin.
Muhsin İyi



muhsin iyi 11 Kasım, 2013 - 16:58

Peygamberimizin Mucizeleri, Üstün Kişiliği, Seçkin Şahsiyeti
Peygamberimizin (s.a.s) pek çok mucizesi bulunmaktadır. Bunların binlercesi ilgili kitaplarda, genellikle hadis ve siyer kitaplarında söz konusu edilir: Eliyle ayı ikiye bölmesi, ölen çocukları diriltmesi, ağaçların kökleriyle birlikte yanlarına gelip peygamberliğini onaylaması, bir sıkıntılı günde elinden su akıtıp bütün bir orduya su içirmesi, az bir sütün ve yemeğin bereketlenip çoğalarak büyük bir kalabalığa yetmesi, elindeki çakıl taşlarının kelime-i tevhit zikrini getirmesi ve peygamberliğini onaylaması v.b.

Bu tür mucizelere tanık olanlar, Müslüman değillerse Müslüman oldular. Müslümanlarsa iman dereceleri arttı. Bazıları için bu mucizelerin hiçbir anlamı olmadı. Onlar, bunları birer sihir olarak kabul edip peygamberimizi (s.a.s) büyücülükle itham ettiler. Ona inanmadılar.

Peygamberimizin (s.a.s) mucizelerini kitaplardan okuyan bugünkü çağdaş insanın tepkisi nasıl olmaktadır? Elbette bu mucizeler, Müslümanların iman derecesini eskiden olduğu gibi yine artırmaktadır. Müslüman olmayanları ise pek hidayete getirmemektedir. Çünkü mucizeler kendi gözleri önünde cereyan etmemiştir. Sahabeler kanalıyla anlatılmaktadır. Her ne kadar aynı mucize birden fazla güvenilir sahabe tarafından dile getirilip farklı yollarla rivayet edilse de yani hadis hem sahih hem de mütevatir olsa da bu tür kişileri yine etkileyememektedir. Onlar, bunların yalan ve gerçek dışı olduğunu söyleyebilmektedirler.

Bir tarihi belge bu tür niteliklere sahip olsa, acaba peygambere karşı inkârcı bir tavır sergileyenlerin tepkileri nasıl olacaktır? Yani belge birden fazla güvenilir kişinin tanıklığına sahip olsa yine de buna güvenmeyecekler mi? O zaman böyle bir belge, bu tür insanların aklına bu insanlar bir yalanı aynı sözlerle müdafaa etmek için biraya gelmişler diye bir kuşku mu getirecektir? Peki, bir mahkemede güvenilir kişiler olayı aynı veya benzer ifadelerle anlatırsa yine bu tür kişiler buna kuşku ile bakabilirler mi? Tarih ilmi ve mahkeme heyeti bu tür tanık ve belgelere değer verip onlara dayanarak hüküm vermektedirler. Gerek tarih bir bilim olarak gerekse mahkeme kararları sosyal ve hukuki bir olgu olarak güvenirliğini ve doğruluğunu bu sayede korumaktadırlar. Birden fazla tanık ve belge, güvenirliği ve doğruluğu artırmaktadır. Akıl ve sağduyu birden fazla tanık ve belgeye sahip bir tarihi hükmü ve mahkeme kararını aksi ispatlanmadığı müddetçe doğru ve güvenilir kabul eder.

Bir Müslüman’ın durup durduğu yerde yalan konuşmayacağı apaçıktır. Ortada onu yalan konuşmaya zorlayan bir şey olmadığı zaman bir Müslüman’ın yalan söylediğini farz etmek büyük bir suizandır, günahtır. Müslümanların yalanı müdafaa için biraya gelmeleri, görmedikleri bir şeyi aynı ifadelerle anlatıp bunları gözümüzle gördük, bunlara tanık olduk demeleri ise asla mümkün değildir. Çünkü yalan söylemek büyük bir günahtır. Müslümanların böyle bir amaçla biraya gelmeleri ise katmerli bir günahtır. Ayrıca böyle bir şeyin İslam tarihi boyunca misli benzeri de görülmemiştir. Her şeyden önce böyle bir şey İslam ahlakına aykırıdır. Bunu belki bir kişi, yani bir münafık çok zorlanarak yapabilir ama Müslümanlığı ve güvenirliği bilinen iki ve daha ziyade kişinin böyle bir yola birlikte başvurmaları mümkün değildir.

Tabii yine de peygambere (s.a.s) kuşku ile bakan bir kişiye siyer veya hadis kitaplarında ifade edilen mucizeler bir anlam ifade etmeyebilir. Onlara bunlar yalan sözler gibi tesir edebilir. Eski inkârcılar, yani peygamberin mucizelerine bizzat tanık olanlar, bunları sihir olarak değerlendirirken yenileri ise bunlara Müslümanların, dolayısıyla sahabelerin yalan sözleri olarak bakabilirler.

Bizim dikkatimizi çeken husus, peygamberleri ve kutsal kitapları inkâr eden kişiler değil de Kuran-ı Kerim’e inandığını söyleyip de peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerini inkâr eden veya hafife alan kişilerdir. Bunlar genellikle hak mezheplere de dil uzatmaktadırlar. Ben bunların peygamberimizin (s.a.s) mucizelerine de inandıklarını sanmıyorum. Peygamberimiz (s.a.s) devrinde yaşasalardı, bunlara sihir diyeceklerini düşünüyorum.

Hâlbuki bu tür hem sahih hem de mütevatir niteliklere sahip hadisleri inkâr etmek, Kuran-ı Kerim’i inkâr etmekle eşanlamlıdır. Nitekim ehl-i sünnet alimleri bu görüştedir. Zira Kuran-ı Kerim de bu yolla yani güvenilir sahabelerin sözlü ifadeleriyle ve yazılı belgeleriyle sonradan, yani peygamberimizin (s.a.s) ölümünden sonra Hz. Ebubekir (r.a.) döneminde, yazıya geçirilmiştir. Daha doğrusu kitap haline getirilmiştir. Kaderin garip bir cilvesi ve hikmetidir ki, kitaba iman sahabelerin güvenirliği ile tescillenmiştir. Allah (c.c.), indirdiği kitaba imanı sahabelerin tanıklığını da koymuştur. Hiçbir şey tesadüf değildir. Her şeyin altında mutlaka bir hikmet vardır. Bu durum da bir gerçeği bizlere ders olarak vermekte, tevatürlü nitelikteki hadislerin önemini düşündürmektedir. Bana yalnız Kuran-ı Kerim yeter, hiçbir hadis-i şerifin doğruluğuna inanmıyorum, onlarla amel etmeyeceğim, mezhepleri tanımıyorum diyenlerin aslında Kuran-ı Kerim’e de inanmadıklarını, daha doğrusu bu düşünce yoluyla asla inanamayacakları ortaya çıkmaktadır.

Yüce Allah (c.c.) sahabelere ne büyük bir derece vermiş?.. Kim sahabelerin bütününe kuşku ile bakarsa iman onlardan alınmaktadır. Zira bu tür kişilerin kitaba imanı sağlam bir temele dayanamamaktadır. Allah (c.c.), bizleri bu tür şeylerden muhafaza buyursun. Âmin.

Bugün çağdaş insan için peygamberin doğruluğuna, ispatına delil olan şeyler farklılaşmıştır. Eski zamanlarda doğaüstü nitelikteki olaylar, yani mucizeler insanları imana getiriyordu. Bugün kıymet hükümleri değişmiştir. Çağdaş insan en çok kişiliğe değer vermektedir. Bir insanın üstünlüğünü, büyüklüğünü kişiliğinde gördüğü faziletlere göre değerlendirmektedir.

Ben şahsen peygamberimiz (k.s) ile ilgili anlatılan şu hadiseye mucizelerden daha çok değer vermekteyim. Çünkü burada peygamberimizin (s.a.s) üstün kişiliği konu alınmaktadır: Hz. Enes Bin Malik (r.a) peygamberimizin hizmetine küçük yaşlarda, takriben on yaşlarında iken annesi tarafından verilmiştir. O, şöyle diyor: ‘ Ben peygamberimize (s.a.s) on yıl hizmet ettim. Peygamberimiz (s.a.s) bir kere de olsa yaptığım bir işe bu işi niçin böyle yaptın veya yapmadığım bir iş için de niçin yapmadın demedi.’

Düşünün, kendi çocuklarımıza bile günde kaç kere kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Dahası bazılarımız hakaret edip dayak bile atıyorlar.

Bir küçük çocuğun kuşkusuz her gün pek çok hataları, kusurları olur. Kaldı ki Hz. Enes (r.a) peygamberimize on yaşından itibaren (s.a.s) on yıl hizmet ettiğine göre bu çocukluk çağı gençlik dönemine kadar uzanmaktadır. Bu uzun süreç boyunca elbette binlerce hata, kusur söz konu olmuştur. Peygamberimizin de bunlara kızmaması, öfkelenmemesi mümkün değildir. Çünkü o da bizim gibi bir insandır. Kim bilir belki de şu hadis-i şerifi böyle Hz. Enes’in yaptığı bir hata veya kusur söz konusu olunca söylenmişti: ‘Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün etrafındaki sahabelere ‘Size göre pehlivan kimdir?’ diye sordu. Sahabeler, ‘Pehlivan sırtı yere gelmeyendir.’ dediler. Peygamberimiz, ‘Hayır, gerçek pehlivan kızdığı anda kendisine hâkim olan kimsedir.’ buyurdular.

Elbette peygamberimizin (s.a.s) hizmetinde olan bir çocuğa veya gence hataları ve kusurları olduğunda kızmaması, öfkelenmemesi mümkün değildi. Çünkü peygamberimizin de bizler gibi beşeri bir yönü bulunmaktadır. Ama o bu öfkesini tıpkı yukarıdaki hadis-i şerifte ifade edildiği üzere yeniyordu. Onu kendisiyle güreşen bir rakip olarak görüyor ve alt ediyordu. Dışarıya çıkarmıyordu.

Bu öfke ve kızgınlıktan dışarıya hiçbir şey sızmıyor muydu? Örneğin çehresinde bir kırmızılık, gözlerinde ve bakışlarında bir sertlik sezilmiyor muydu? Peygamberimizin öfkeli halini bu şekilde, yani vücut dilinde ortaya çıktığını ifade eden pek çok hadis-i şerif vardır. Elbette bunlar insanın elinde olmadan meydana gelen şeylerdir. Bunların karşı tarafa zarar veren bir yanları da yoktur. Bilakis faydalıdırlar. Hz. Enes (r.a) peygamberimizin öfkesini böyle vücut dilinde algıladığı için bana bir kez olsun ‘açıktan kızmadı’ diye anlatmak istemektedir.

İşte insan ilişkilerinde aslında çok zararlı ve yıkıcı etkisi olan öfke ve kızgınlık, böyle iç dünyada hazmedildiği, dışarıya vurulmadığı zaman karşı tarafa daha etkili bir mesaja dönüşebilmektedir. Öfke ve kızgınlıkla verilen mesajlar genellikle yerini bulmaz. Karşı taraftaki kişi veya kişilerde olumsuz anlamlara dönüşebilir. İlişkileri ve iletişimi baltalayabilir. Ruhsal dünyada yıkıcı ve tahrip edici etkilerde bulunabilir. Ama öfke ve kızgınlık iç dünyada hazmedilip yüzdeki ifadelerle, gözdeki ve bakıştaki anlamlarla kendisini gösterdiğinde çok manidar etkilerde bulunur. İnsani ölçülere ulaşır. Gerekli mesajları insanlara ulaştırır. Yapıcı ve üretken bir özelliğe sahip olur. Kimsenin de kalbini kırmaz.

Peygamberimiz (s.a.s) nefsine çok hâkimdi. Nefisle savaşı ‘büyük cihat’ diye adlandırmıştı. Onun yakın çevresindeki ve hizmetine bakan kişilere kızgınlığını ve öfkesini hiç göstermemesi büyük bir fazilet olarak dikkati çekmektedir. Bu, hiçbir insanın ulaşamayacağı yüce bir ahlaktır.

Peygamberimizin (s.a.s) bu yüce ahlakına işaret eden bir başka olay, önce kölesi, sonra evlatlığı olan Hz. Zeyd (r.a) ile ilgilidir. Hz. Zeyd (r.a) küçükken köle olması için ailesinden kaçırılıp satılan birisidir. Onu önce peygamberimizin eşi Hz. Hatice (r.aha) satın aldı ve peygamberimize (s.a.s) hediye etti. Peygamberimiz (s.a.s) yüce ahlakı ile Hz. Zeyd’i adeta büyülemişti. Daha sonraları Hz. Zeyd’i araştırmakta olan anne ve babası onu buldular. Peygamberimizden onu geri satın almak istediler. Peygamberimiz (s.a.s) Zeyd’i kendi yanında kalmak ile ailesine gitmek yönünde serbest bıraktı. Zeyd hür iradesiyle peygamberimizi (s.a.s) seçti. Bir çocuğun ailesi yerine bir yabancıyı tercih etmesinin elbette düşündürücü nedenleri vardır. Bunda şüphesiz en büyük rol, peygamberimizin (s.a.s) Hz. Zeyd’i (r.a) büyüleyen yüce ahlakıdır. Belki de ona hiç öfkelenmemesi ve kızmaması Hz. Zeyd’i (r.a) peygamberimize (s.a.s) manevi bir bağla bağlamıştı.

Peygamberimizin (s.a.s) öfkesini ve kızgınlığını yenmesi faziletlerinden sadece birisidir, yani deryada damla misali biz yalnız onu seçtik. Bu küçük yazıda ise sadece onun üzerinde kısaca durabildik.

Sahabelerin imana gelmeleri genellikle iki kaynaktan oluyordu. Bir kısmı Kuran-ı Kerim’deki sure ve ayetlerin büyüsüne kapılıp hak yola geliyordu. Örneğin Hz. Ömer (r.a) bu kesime girer. O kızgınlık ve öfke ile peygamberimizi (s.a.s) katletmek üzere evinden çıktıktan sonra kız kardeşinin evinde okunan Kuran-ı Kerim ayetleri ile sakinleşip hidayet bulmuştu. Sahabelerin diğer büyük bölümü ise peygamberimizi (s.a.s) görünce hidayete geliyorlardı. Onun nurlu siması herkesi büyülüyordu. Pek çok kişiyi imana getiriyordu. Onun yüce ahlakını tanıdıkça ve anladıkça bu imanları derinleşiyor, yakinleşiyordu.

Bugün Kuran-ı Kerim ortadır. Mealleri ve tefsirleri ile yine pek çok kişinin hidayetine ve irşadına vesile olmaktadır.

Peygamberimizin (s.a.s) maddi vücudu her beşer gibi ölmüştür. Ama manevi olarak yani ruhsal hayatları diridirler.

Peygamberimizin (s.a.s) hidayet ve irşat vazifesini gerçek anlamda ondan sonra Rabbani âlimler yüklenmiştir. Bunlar sadece İslami bilgileri bilmezler. Aynı zamanda bildikleri ile amel eden kimselerdir. Bunlara mürşid-i kâmil de denir. Mürşid-i kâmiller nur sahibi olma yanında ruhları olgunlaşıp başka olgun ruhlardan, velilerin ve peygamberlerin ruhlarından feyz alan kişilerdir. Nefisleri Allah’ın (c.c.) ve peygamberin (s.a.s) ahlakıyla güzelleşmiştir. Bu bakımdan çok etkili tebliğ ve irşat vazifesinde bulunurlar.

Onların tebliğ ve irşat vazifeleri genellikle sohbetlerle olmaz. Ruhları ile olur. Halleri ile yanlarına gelenleri etkilerler. Bakışları ile insanlara haller bağışlarlar. Bütün bunların nedeni peygambere (s.a.s) varis olmalarıdır. Onlar peygamberin (s.a.s) ilim ve ahlak yönü ile varisleridirler.

İnsanlar, Kuran-ı Kerimi, onun mealini ve tefsirini okuma yolu ile ancak taklidi bir imana sahip olabilirler. Bu iman hadiselerle ve vesveselerle az çok zedelenebilir. Kuşkularla boğuşabilir. Ama mürşid-i kâmile bağlanma yolu ile tahkiki imana erişilebilir. Bu imanla kişi olgunlaştığında inanılan pek çok şeyin gerçekliğini kalp gözü ile bizzat görüp yaşayabilir. Örneğin Kuran-ı Kerim’in aslı nurdur. Bu yönü ile kalp gözüyle algılandığında ona iman tahkiki düzeye erer. Bunun gibi öldükten sonra insana ayan olacak pek çok şey, tasavvuf yolunda erişilen makam ve mertebelerle kalp gözü ile görülür hale gelir.

Yüce Allah (c.c.) bizlere hidayet ve irşat nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi






Adana | Adıyaman | Afyon | Ağrı | Aksaray | Amasya | Ankara | Antalya | Ardahan | Artvin | Aydın | Balıkesir | Bartın | Batman | Bayburt | Bilecik | Bingöl | Bitlis | Bolu | Burdur | Bursa | Çanakkale | Çankırı | Çorum | Denizli | Diyarbakır | Düzce | Edirne | Elazığ | Erzincan | Erzurum | Eskişehir | Gaziantep | Giresun | Gümüşhane | Hakkari | Hatay | Iğdır | Isparta | İstanbul | İzmir | Kahramanmaraş | Karabük | Karaman | Kars | Kastamonu | Kayseri | Kilis | Kırıkkale | Kırklareli | Kırşehir | Kocaeli | Konya | Kütahya | Malatya | Manisa | Mardin | Mersin | Muğla | Muş | Nevşehir | Niğde | Ordu | Osmaniye | Rize | Sakarya | Samsun | Şanlıurfa | Siirt | Sinop | Şırnak | Sivas | Tekirdağ | Tokat | Trabzon | Tunceli | Uşak | Van | Yalova | Yozgat | Zonguldak |